ve biz onları ayırdıkAnd We divided themiki (oniki)(into) twoon (oniki)(and) ten [i.e. twelve]kabileyetribesümmetler halinde(as) communitiesvahyettikAnd We inspiredMusa'yatoMusaMusazamanwhensu istediğiasked him for waterkavminhis peoplediye[that]vurStrikeasanlawith your stafftaşathe stoneve fışkırdıThen gushed forthondan (taştan)from itiki (oniki)twoon (oniki)(and) ten [i.e. twelve]gözespringsşüphesizCertainlybildiknewhereachkabilepeopleiçeceği yeritheir drinking placeve gölge yaptıkAnd We shadedüzerlerine[on] thembulutla(with) the cloudsve indirdikand We sent downonlaraupon themkudret helvasıthe mannave bıldırcın etiand the quailsyeyinEatgüzel olanlardanfromtemiz şeyler(the) good thingsşeylerdenwhichsizi rızıklandırdığımızWe have provided youamaAnd notonlar bize zulmetmedilerthey wronged Usfakatbutonlarthey werekendi kendilerine(to) themselveszulmediyorlardıdoing wrong
🇹🇷 7:160 Biz onları oniki kabileye, o kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa'ya, elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı.
zamanAnd whendenildiğiit was saidonlarato themoturunLiveşu(in) thiskenttecityve yeyinand eatoradafrom ityerdenwhereverdilediğinizyou wishve deyinand sayaffetRepentanceve girinand enterkapıdanthe gatesecde ederekprostratingbağışlayalımWe will forgivesizinfor youhatalarınızıyour sinsbiz daha fazlasını da vereceğizWe will increase (reward)iyilik edenlere(of) the good-doers
🇹🇷 7:161 Ve o vakit onlara denilmişti ki; Şu şehre yerleşin ve orada dilediğiniz şeylerden yiyin, "hitta" (günahlarımızı bağışla.) deyin ve secde ederek kapısından girin ki, suçlarınızı bağışlayalım. İyilere nimetlerimizi daha da arttıracağız.
değiştirdilerBut changedkimselerthose whozulmeden(ler)wrongediçlerindenamong themsözüwordbaşkasıylaother thansöylenenden(that) whichdenildiwas saidkendilerineto thembiz de gönderdikSo We sentüzerlerineupon thembir azabtormentgöktenfromgökthe skydolayıbecauseettiklerindenthey werehaksızlıkdoing wrong
🇹🇷 7:162 İçlerinden bir kısım zalimler, sözü değiştirdiler, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Zulmü alışkanlık haline getirdikleri için biz de üzerlerine gökten azap yağdırdık.
onlara sorAnd ask themkent(halkın)ın durumundanaboutbeldethe townöyle kiwhichbulunanwaskıyısındasituateddeniz(by) the seahaniwhenonlar haddi aşıyorlardıthey transgressedCumartesineincumartesi (yasağı)the (matter of) Sabbathonlara gelirdiwhenonlara geldicame to thembalıklarıtheir fishgünü;(on the) daycumartesi(of) their Sabbathakın akınvisiblygün iseand (on the) daycumartesi dışındakinotcumartesi tatilleri vardıthey had Sabbathgelmezlerdi(they did) notonlara gelircome to themböyleceThusbiz onları sınıyordukWe test themötürübecauseyoldan çıkmalarındanthey wereyoldan çıkmışdefiantly disobeying
🇹🇷 7:163 Bir de onlara, o deniz kıyısındaki şehrin başına gelenleri sor. O sırada onlar cumartesi yasağına riayet etmiyorlardı. Cumartesi günü balıklar akın akın geliyorlardı, yasak olmadığı gün gelmiyorlardı. Yoldan çıkıp sapıklık yaptıkları için biz de onları işte böyle sınıyorduk.
Mahmoud Khalil Al-Husary