بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Elif Lâm MîmAlif Laam Meem
🇹🇷 2:1 (Elif, Lâm, Mîm.)
işte oThatKitap(is) the bookyokturnohiç şüphedoubtkendisindein ityol göstericidira Guidancemüttakiler içinfor the God-conscious
🇹🇷 2:2 İşte o kitap, bunda şüphe yok, müttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.
onlar kiThose whoinanırlarbelievegaybde(gizlide)in the unseenve kılarlarand establishnamazlarınıthe prayerve şeydenand out of whatkendilerini rızıklandırdığımızWe have provided theminfak ederlerthey spend
🇹🇷 2:3 Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
ve onlar kiAnd those whoiman ederlerbelieveşeyein whatindirilen(is) sent downsanato youve şeyeand whatindirilenwas sent downsenden öncefromsenden öncebefore youve ahirete deand in the Hereafteronlartheykesinlikle inanırlarfirmly believe
🇹🇷 2:4 Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.
işte onlarThoseüzeredirler(are) onbir hidayetGuidanceRablerindenfromRableritheir Lordve işteand those onlardırtheyumduklarına erenler(are) the successful ones
🇹🇷 2:5 Bunlar, işte Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir.
elbetteIndeedkithose whoinkar edenlerdisbelieve[d]eşittir(it) is sameonlarato themonları uyarmanwhether you warn themyadaoruyarmasan danotonları uyarırsınyou warn theminanmazlarnotiman ederlerthey believe
🇹🇷 2:6 Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.
mühürlemiştirHas set a sealAllahAllahüzerinionkalblerinintheir heartsve üzeriniand onkulaklarınıntheir hearingve üzerineand ongözlerinintheir visionperde inmiştir(is) a veilOnlar için vardırAnd for thembir azab(is) a punishmentbüyükgreat
🇹🇷 2:7 Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
veAnd ofinsanlardanthe peopleöyleleri de(are some) whoderlersayinandıkWe believedAllahain Allahve gününeand in the Dayahiret[the] Lastolmadıkları haldebut notonlartheyinanıyor(are) believers (at all)
🇹🇷 2:8 İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık." derler.
aldatmağa çalışırlarThey seek to deceiveAllah'ıAllahve kimseleriand those whoinananbelieve[d]aldatamazlarand notaldatırlarthey deceivebaşkasınıexceptkendilerindenthemselvesdeğillerand notfarkındathey realize (it)
🇹🇷 2:9 Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
onların kablerindeInkalpleritheir heartshastalık vardır(is) a diseaseartırmıştırso has increased themAllahAllahhastalıklarını(in) diseaseonlara vardırand for thembir azab(is) a punishmentacıpainfulötürübecauseolduklarındanthey used toyalancı[they] lie
🇹🇷 2:10 Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.
zamanAnd whendenildiğiit is saidonlarato themyapmayın(Do) notbozgunculukspread corruptionyeryüzündeinyeryüzüthe earthderlerthey saysadeceOnlybizwedüzelticileriz(are) reformers
🇹🇷 2:11 Hem onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." denildiğinde: "Biz ancak ıslah edicileriz." derler.
İyi bilin kiBewaremuhakkakindeed theyonlarthemselvesbozgunculardır(are) the ones who spread corruptionfakat[and] butdeğildirnotanlayanlardanthey realize (it)
🇹🇷 2:12 İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.
zamanAnd whendenildiğiit is saidonlarato themiman edinBelievegibiasinandıklarıbelievedinsanlarınthe peoplederlerthey sayinanır mıyız?Should we believegibiasinandığıbelievedbeyinsizlerinthe foolsiyi bilin kiBewaredoğrusu onlardırcertainly theyonlarthemselvesasıl beyinsizler(are) the foolsfakat[and] butdeğildirnotbilenlerdenthey know
🇹🇷 2:13 Onlara: "İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın." denilince, "Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?" derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.
zamanAnd whenrastladıklarıthey meetkimselerethose whoinananbelieve[d]derlerthey sayinandıkWe believe[d]ve zamanBut whenyalnız kaldıklarıthey are aloneilewithşeytanlarıtheir evil onesderlerthey sayşüphesiz bizIndeed, wesizinle beraberiz(are) with youelbette sadeceonlybizwe(onlarla) alay ediyoruz(are) mockers
🇹🇷 2:14 Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: "İnandık" derler. Fakat şeytanlarıyle yalnız kaldıkları zaman: "Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz." derler.
AllahAllahalay edermockskendileriyleat themve onları bırakırand prolongs themiçindeintaşkınlarıtheir transgressionbocalayıp dururlarthey wander blindly
🇹🇷 2:15 (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.
işte onlarThosesatın aldılar(are) the ones whosatın aldıboughtsapıklığı[the] astrayinghidayet karşılığındafor [the] guidanceetmediSo notkârprofitedticaretleritheir commerceve değildirand notolanlardanwere theydoğru yolu bulanguided-ones
🇹🇷 2:16 İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar.
Onların durumuTheir exampledurumu gibidir(is) like (the) examplekişinin(of) the one whoyakankindledateşa firene zaman kithen, whenaydınlatırit illuminatedçevresiniwhatonun etrafında(was) around himgiderditook awayAllahAllahonların nurunutheir lightve onları bıraktıand left themiçindeinkaranlıklardarkness[es]değildir(so) notgörenlerden(do) they see
🇹🇷 2:17 Onların durumu, bir ateş yakanın durumu gibidir. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların (gözlerinin) nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler.
sağırdırlarDeafdilsizdirlerdumbkördürlerblindonlarso theydeğildirnotdönecek[they] will not return
🇹🇷 2:18 (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.
ya da (onlar)Orboşanan yağmur gibilike a rainstormgöktenfromgökthe skyiçindein it (are)karanlıklardarkness[es]ve gök gürlemesiand thunderve şimşek (ler)and lightningtıkarlarThey putparmaklarınıtheir fingersiçineinkulaklarıtheir earsyıldırım seslerindenfromyıldırımlarthe thunderclapskorkusuyla(in) fear (of)ölüm[the] deathoysa AllahAnd Allahtamamen kuşatmıştır(is) [the One Who] encompassesinkarcılarıthe disbelievers
🇹🇷 2:19 Yahut (onların durumu), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir yağmur(a tutulmuşun hali) gibidir. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, inkârcıları tamamen kuşatmıştır.
neredeyseAlmostşimşekthe lightningkapıvereceksnatches awaygözlerinitheir sightzamanWheneveraydınlattığıit flashesonlarıfor themyürürlerthey walko(nun ışığı)ndain itzamanand whenkaranlık çöktüğüit darkensüzerlerineon themdikilip kalırlarthey stand (still)eğerAnd ifdileseydihad willedAllahAllahelbette götürürdüHe would certainly have taken awayişitmelerinitheir hearingve görmeleriniand their sightŞüphesizIndeedAllah'ınAllahüzerine(is) onhereveryşeythinggücü yeterAll-Powerful
🇹🇷 2:20 O şimşek nerdeyse gözlerini (n nûrunu) kapıverecek. Önlerini aydınlattımı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktümü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Ey!Oinsanlarmankindkulluk edinworshipRabbinizeyour Lordo ki;the One Whosizi yarattıcreated youve o ki;and thosesizden öncekilerifromsenden öncebefore youbelkiso that you maykorunursunuzbecome righteous
🇹🇷 2:21 Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk edin ki (Allah'ın) azabından korunasınız.
O (Rabb) kiThe One Whokıldımadesizin içinfor youyerithe earthdöşeka resting placeve göğüand the skybinaa canopyve indirdiand sent downgöktenfromgökthe skysuwaterçıkardıthen brought forthonunlatherewithçeşitli ürünlerden[of]meyvelerthe fruitsrızık olarak(as) provisionsizin içinfor youöyleyseSo (do) notkoşmayınset upAllah'ato Allaheşler (denk)rivalsve siz dewhile youbile bile[you] know
🇹🇷 2:22 O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah'a eşler koşmayın.
eğerAnd ifisenizyou areiçindeinşüphedoubtsana indirdiğimizdenabout whatindirdikWe have revealedkulumuz (Muhammed)etokulumuzOur slavehaydi getirinthen producebir surea chapteronun gibi[of]onun gibilike itve çağırınand callşahitleriniziyour witnessesbaşkadanfrombaşkaother thanAllahAllaheğerifisenizyou aredoğrutruthful
🇹🇷 2:23 Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.
yok eğerBut ifyapmadınızsanotyaparsınızyou doki aslaand neveryapamayacaksınızwill you doo halde sakınınthen fearateştenthe Firekiwhoseonun yakıtı[its] fuelinsanlar(is) [the] menve taşlardırand [the] stoneshazırlanmışpreparedinkarcılar içinfor the disbelievers
🇹🇷 2:24 Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.
ve müjdeleAnd give good newskimseleri(to) those whoinananbelieveve işleyenand dosalih işler[the] righteous deedsmuhakkakthatonlar için vardırfor themcennetler(will be) Gardensakanflowaltlarından[from]altlarındanunder themırmaklarthe riversherEvery timerızıklandırıldıklarındathey are providedonlardakitherefrommeyvedenofmeyvefruitrızk olarak(as) provisionderlerthey (will) sayBuThis (is)şeydirthe one whichrızıklandığımızwe were provideddaha öncedenfromöncebeforeverilmiştirAnd they will be givenonlaratherefromona benzer(things) in resemblanceOnlar için vardırAnd for themoradathereineşlerspousestertemizpurifiedve onlarand theyoradathereinebedi kalacaklardır(will) abide forever
🇹🇷 2:25 İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: "Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir" derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar.
muhakkakIndeedAllahAllahdeğildir(is) notçekinecekashamedmisal vermektentoverdiset forthbir örneğian examplegibi(like) evenbir sivrisineği(of) a mosquitohatta olanıand (even) somethingonun da üstündeabove itgerçektenThen as forkimselerthose whoinananbelievedbilirler[thus] they will knowkesinlikle othat ithaktır (gerçektir)(is) the truthRablerindenfromRableritheir Lordve iseAnd as foredenlerthose whoinkardisbelievedderler ki[thus] they will sayneyiwhatistedi (kasdetti)(did) intendAllahAllahbuby thismisalleexamplesaptırırHe lets go astrayonunlaby itbir çoğunumanyve yine yola getirirand He guidesonunlaby itbir çoğunumanysaptırmazAnd notsaptırırHe lets go astrayonunlaby itbaşkasınıexceptfasıklardanthe defiantly disobedient
🇹🇷 2:26 Muhakkak ki Allah bir sivri sineği, hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabb'lerındandır. Ama küfre saplananlar: "Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?" derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır.
onlar kiThose whobozarlarbreak(verdikleri) sözü(the) CovenantAllah'a(of) Allahsonradanfromsonraaftersöz verip bağlandıktanits ratificationve keserlerand [they] cutşeyiwhatemrettiğihas orderedAllah'ınAllahkendisiyleitbirleştirmesinitobirleştirilirbe joinedve bozgunculuk yaparlarand [they] spread corruptionyeryüzündeinyeryüzüthe earthişteThoseonlardırtheyziyana uğrayanlar(are) the losers
🇹🇷 2:27 Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar. Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır.
nasılHowinkar edersiniz(can) you disbelieveAllah'ain Allahsiz ikenWhile you wereölülerdeadO sizi dirilttithen He gave you lifesonrathenöldürecekHe will cause you to diesonrathendiriltecekHe will give you lifesonrathenO'nato Himdöndürüleceksinizyou will be returned
🇹🇷 2:28 Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz.
OHeki(is) the One Whoyarattıcreatedsizin içinfor younewhatvarsa(is) inyeryüzündethe earthhepsiniallsonraMoreoveryöneldiHe turnedgöketogökthe heavenonları düzenlediand fashioned themyedisevengök (olarak)heavensve OAnd Heherof everyşeyithingbilir(is) All-Knowing
🇹🇷 2:29 O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.
bir zamanlarAnd whendedi kisaidRabbinyour Lordmeleklereto the angelsşüphesiz benIndeed, I (am)yaratacağımgoing to placeyeryüzündeinyeryüzüthe earthbir halifea vicegerentdediler (melekler)they saidmi yaratacaksın?Will You placeoradain itkimse(one) whobozgunculuk yapanwill spread corruptionoradain itdökenand will shedkan[the] blood[s]oysa bizwhile wetesbih ediyor[we] glorify (You)seni överekwith Your praisesve takdis ediyoruzand we sanctifyseni[to] YoudediHe saidşüphesiz benIndeed, Ibilirim[I] knowşeyleriwhatdeğilsiniznotsiz biliyoryou know
🇹🇷 2:30 Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
ve öğrettiAnd He taughtAdem'eAdamisimlerithe names bütünall of themsonraThenonları sunupHe displayed themmelekleretomeleklerthe angelsve dedithen He saidbana söyleyinInform Meisimleriniof (the) namesonların(of) theseeğerifisenizyou aredoğru kimselertruthful
🇹🇷 2:31 Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi.
dediler kiThey saidSeni tesbih ederizGlory be to YouyokturNobilgimizknowledgebizim(is) for usbaşkaexceptşeydenwhatbize öğrettiğinYou have taught usşüphesiz senIndeed YousenYoubilensin(are) the All-Knowinghakim olansınthe All-Wise
🇹🇷 2:32 Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".
(Allah) dedi kiHe saidey AdemO Adambunlara haber verInform themonların isimleriniof their namesne zaman kiAnd whenbunlara haber verincehe had informed themonların isimleriniof their names(Allah) dedi kiHe saiddeğil miydim?Did notsize demişI saysizeto youşüphesiz benIndeed, Ibilirim[I] knowgayblarını(the) unseengöklerin(of) the heavensve yerinand the earthve bilirimand I knowşeyleriwhatsizin açıkladıklarınızyou revealve şeyleriand whatolduğunuzyou [were]gizlemekteconceal
🇹🇷 2:33 (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.
haniAnd whendemiştikWe saidMeleklereto the angelssecde edinProstrateAdem'eto Adamhemen secde ettiler[so] they prostratedhariçexceptİblisIbliskaçındıHe refusedve kibirlendiand was arrogantve olduand becameinkarcılardanofkâfirlerthe disbelievers
🇹🇷 2:34 Ve o zaman meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
ve dedik kiAnd We saidey AdemO AdamoturunDwellsenyouve eşinand your spousecennette(in) Paradiseve yeyinand [you both] eatondanfrom itbol bolfreelyyerde(from) whereverdilediğinizyou [both] wishyaklaşmayınBut do not(ikiniz) yaklaşmayın[you two] approachşuthisağaca[the] treeolursunuzlest you [both] bezalimlerdenofzalimlerthe wrongdoers
🇹🇷 2:35 Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
onlar(ın ayağın)ı kaydırdıThen made [both of] them slipşeytanthe Shaitaanoradanfrom itçıkardıand he got [both of] them outyerdenfrom whatbulunduklarıthey [both] wereiçindein [it]ve dedik kiAnd We saidininGo down (all of you)kiminizsome of youkiminizeto othersdüşman olarak(as) enemysizin için vardırand for youyeryüzündeinyeryüzüthe earthkalmak(is) a dwelling placeve nimetand a provisionbir süreforbir sürea period
🇹🇷 2:36 Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik.
derken aldıThen receivedAdemAdamRabbindenfromRabbihis Lordkelimelerwordstevbesini kabul ettiSo (his Lord) turnedonuntowards himşüphesizIndeed HeOHetevbeyi çok kabul edendir(is) the Oft-returning (to mercy)çok esirgeyendirthe Most Merciful
🇹🇷 2:37 Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
dedikWe saidininGo downoradanfrom ithepinizall (of you)zamanand whensize geldiğicomes to youbendenfrom Mebir hidayetGuidancekimlerthen whoeveruyarsafollowsbenim hidayetimeMy Guidanceartık yoktur[then] nobir korkufearonlara(will be) on themve olmazlarand notonlartheyüzülenlerdenwill grieve
🇹🇷 2:38 Onlara dedik ki: "Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidayet rehberi geldiğinde, kim o hidayetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
ve kimselerAnd thoseinkar edenwho disbelieve[d]ve yalanlayanand denyayetlerimiziOur Signsişte onlarthosehalkıdır(are the) companionsateş(of) the Fireonlartheyoradain itebedi kalacaklardır(will) abide forever
🇹🇷 2:39 İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
ey oğullarıO Childrenİsrail(of) IsraelhatırlayınRememberni'metleriMy Favoro ki;whichni'metlendirdimI bestowedsizleriupon youve tutunand fulfillbana verdiğiniz sözüMy Covenantben de tutayımI will fulfillsize verdiğim sözüyour covenantve sadece bendenand Me Alonekorkunfear [Me]
🇹🇷 2:40 Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun!
ve inanınAnd believeşeyein whatindirdiğimI have sent downdoğrulayıcı olarakconfirmingbulunanıthat whichsizin yanınızda(is) with youve olmayınand (do) notolbeilk(the) firstinkar edendisbelieveronuof itve satmayınAnd (do) notdeğiştirmeexchangebenim ayetlerimiMy Signs (for)bedelea priceazıcıksmallve bendenand Me Alonesakınınfear [Me]
🇹🇷 2:41 Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)a iman edin, O'nu, inkar edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun.
ve katıştırmayınAnd (do) notkarıştırırlarmixgerçeğithe Truthbatıllawith [the] falsehoodve gizlemeyinand concealhakkıthe Truthsizwhile youbildiğiniz halde[you] know
🇹🇷 2:42 Hakk'ı batıla karıştırıp da, bile bile hakkı gizlemeyin.
ve kılınAnd establishnamazıthe prayerve verinand givezekatızakahve ruku edinand bow downberaberwithrüku edenlerlethose who bow down
🇹🇷 2:43 Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
emir mi ediyorsunuzDo you orderinsanlara[the] peopleiyiliği[the] righteousnessunutuyorsunuz daand you forgetkendiniziyourselvesve sizwhile youokuduğunuz halde[you] reciteKitabıthe BookhâlâThen, will notaklınızı kullanmıyor musunuz?you use reason
🇹🇷 2:44 İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitab (Tevrat)ı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
yardım dileyinAnd seek helpsabırlathrough patienceve namazlaand the prayerşüphesiz buand indeed, itağır gelir(is) surely difficultbaşkasınaexceptsaygı gösterenlerdenonhuşû duyanlarthe humble ones
🇹🇷 2:45 Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.
onlar kiThose whobilirlerbelieveşüphesiz onlarthat theykavuşacaklardırwill meetRablerinetheir Lordve gerçekten onlarand that theyO'nato Himdöneceklerdirwill return
🇹🇷 2:46 Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler.
ey oğullarıO Childrenİsrail(of) IsraelhatırlayınRememberni'metimiMy Favorkiwhichni'metlendirdimI bestowedsiziupon youve şüphesizand that Isizi üstün kıldım[I] preferred youüzerineoveralemlerthe worlds
🇹🇷 2:47 Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
ve sakınınAnd feargündena daycezalandırılmaz(will) notfayda veriravailhiç kimseany soulkimseden(günahından)for(başka) bir can(another) soulbir şeyanythingkabul edilmezand notkabul edilirwill be acceptedkimsedenfrom itşefaat daany intercessionve alınmazand notalınacakwill be takenondanfrom itfidye dea compensationve yapılamazand notonlaratheyhiçbir yardımwill be helped
🇹🇷 2:48 Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz.
haniAnd whensizi kurtarmıştıkWe saved youailesindenfrominsanlar(the) peopleFir'avn(of) Firaunonlar size reva görüyor(who were) afflicting you (with)en kötüsünühorribleazabıntormentboğazlayıpslaughteringoğullarınızıyour sonssağ bırakıyorlardıand letting livekadınlarınızıyour womenve vardıAnd inbunda sizin içinthatbir imtihan(was) a trialRabbinizdenfromRabbinyour Lordbüyükgreat
🇹🇷 2:49 (Hem hatırlayın ki bir zaman) sizi Firavun ailesinden de kurtardık, (onlar) size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
haniAnd whenyarmıştık;We partedsizin içinfor youdenizithe seasizi kurtarmışthen We saved youve boğmuştukand We drownedailesini(the) peopleFir'avn(of) Firaunve siz dewhile yougörüyordunuz(were) looking
🇹🇷 2:50 Hani bir zamanlar sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık da Firavun'un adamlarını suda boğduk, siz de bakıp duruyordunuz.
haniAnd whensözleşmiştikWe appointedMusa ile(for) Musakırkfortygece içinnightssonraThensiz (tanrı) edinmiştinizyou tookbuzağıyıthe calfonun ardındanfromondan sonraafter himve sizand youzalimlerdiniz(were) wrongdoers
🇹🇷 2:51 Hani bir zamanlar Musa'ya kırk gecelik vaad verdik de sonra siz onun arkasından buzağıyı put edindiniz ve o halinizle zalimler idiniz.
sonraThenaffetmiştikWe forgavesiziyouardındanfromsonraafterbununthatbelkiso that you mayşükredersiniz (diye)(be) grateful
🇹🇷 2:52 Sonra yine de sizi affettik, artık şükretmeniz gerekiyordu.
ve haniAnd whenvermiştikWe gaveMusa'yaMusaKitapthe Bookve furkanand the Criterionbelkiperhaps youhidayete erersiniz (diye)(would be) guided
🇹🇷 2:53 Ve hani bir zamanlar Musa'ya o kitabı ve furkanı verdik, gerekirdi ki, doğru yolda gidesiniz.
ve haniAnd whendemişti kisaidMusaMusakavmineto his peopleey kavmimO my peopleşüphesiz sizlerIndeed, youzulmettiniz[you] have wrongedkendinizeyourselves(tanrı) edinmekleby your takingbuzağıyıthe calfgelin tevbe edin deSo turn in repentanceyaratıcınızatosizi yaratanyour Creatorve öldürünand killnefisleriniziyourselvesbuThatdaha iyidir(is) bettersizin içinfor youkatındawithyaratıcınızyour Creatortevbenizi kabul buyurmuş olurThen He turnedsizintowards youşüphesizIndeed HeOHetevbeyi çok kabul edendir(is) the-returningmerhametlidirthe Most Merciful
🇹🇷 2:54 Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânız katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm'dir.
ve haniAnd whendemiştinizyou saidey MusaO MusainanmayızNeveriman eder miyiz(will) we believesanain youkadaruntilgörünceyewe seeAllah'ıAllahaçıkçamanifestlyderhal sizi yakalamıştıSo seized youyıldırım gürültüsüthe thunderboltsiz dewhile youbunu görüyordunuz(were) looking
🇹🇷 2:55 Hani bir zamanlar "Ey Musa biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız." demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.
sonraThensizi tekrar diriltmiştikWe revived youardındanfromsonraafterölümünüzünyour deathbelkiso that you mayşükredersiniz (diye)(be) grateful
🇹🇷 2:56 Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik.
ve gölgelendirdikAnd We shadedüstünüze[over] youbulutu(with) [the] cloudsve indirdikand We sent downsizeto youkudret helvası[the] mannave bıldırcınand [the] quailsyeyinEatgüzelliklerdenfromtemiz şeyler(the) good thingsşeylerithatrızık olarak verdiğimizWe have provided youve değildiAnd notbize zulmediyorthey wronged Usamabutidilerthey werekendilerine(to) themselveszulmetmektelerdoing wrong
🇹🇷 2:57 Ve üstünüze o bulutu gölge yaptık, ve size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin, diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Onlar, bize zulmetmediler, lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.
haniAnd whendemiştik kiWe saidgirinEnterşuthiskentetownyeyinthen eatoradanfromyerdewhereverdilediğinizyou wish[ed]bol bolabundantlygirinand enterkapıdanthe gatesecde ederekprostratingve deyinAnd sayhitta (ya Rabbi bizi affet)Repentancebiz de bağışlayalımWe will forgivesizinfor youhatalarınızıyour sinsve daha fazlasını vereceğizAnd We will increasegüzel davrananlarathe good-doers (in reward)
🇹🇷 2:58 Hani bir zamanlar "Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin ve kapıdan secde ederek girin ve "hıtta" (bizi bağışla!) deyin ki, size, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız" dedik.
fakat değiştirdilerBut changedonlar kithose whozalimlerwrongedbir sözle(the) wordbaşkaother (than)söylenenden(that) whichdenildiwas saidkendilerineto thembiz de indirdikso We sent downüzerineuponzulmedenlerinthose whozulmettiwrongedbir azaba punishmentgöktenfromgökthe skydolayıbecauseyaptıklarıthey werekötülüklerdendefiantly disobeying
🇹🇷 2:59 Bunun üzerine o zulme devam edenler sözü değiştirdiler, onu kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle soktular. Biz de kötülük yaptıkları için o zalimlere murdar bir azap indirdik.
haniAnd whensu istemiştiasked (for) waterMusaMusakavmi içinfor his peopledemiştik[so] We saidvurStrikeasanlawith your stafftaşathe stonefışkırmıştıThen gushed forthondanfrom iton iki(of)on ikitwelvegöze (pınar)springselbetteIndeedbilmiştiknewbütünallinsanlar(the) peoplekendi içecekleri yeritheir drinking placeyeyinEatve içinand drinkrızkındanfromrızkı(the) provision (of)Allah'ınAllahve (başkalarına) saldırmayınand (do) notyoldan çıkarlaract wickedlyyeryüzündeinyeryüzüthe earthbozgunculuk yaparakspreading corruption
🇹🇷 2:60 Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti, biz de "asanla taşa vur!" demiştik, bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her kısım insan kendi su alacağı yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin ve için de bozgunculuk ve saldırganlık yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.
haniAnd whensiz demiştiniz kiyou saidey MusaO MusaaslaNever (will)biz dayanamayızwe endureyemeğe[on]yiyecekfoodbir(of) one (kind)du'a etso praybizim içinfor usRabbine(to) your Lordçıkarsınto bring forthbizefor usşeylerdenout of whatbitirdiğigrowsyerinthe earthsebzesindenofsebzeleriits herbsve acurundan[and] its cucumbersve sarımsağından[and] its garlicve mercimeğinden[and] its lentilsve soğanındanand its onionsdedi kiHe saiddeğiştirmek mi istiyorsunuz?Would you exchangeolanıthat whicho[it]daha aşağı(is) inferiorolanlafor that whicho[it]iyi(is) betterininGo downbir şehre(to) a cityşüphesizso indeedsizin için vardırfor youşeyler(is) whatistediğinizyou have asked (for)ve vurulduAnd were strucküzerlerineon themalçaklıkthe humiliationve yoksulluk (damgası)and the miseryve uğradılarand they drew on themselvesbir gazabawrathAllahtanofAllahAllahişte buThat (was)şüphesiz öylebecause theyolduused to(çünkü) inkar ediyorlardisbelieveayetleriniin (the) SignsAllah'ın(of) Allahve öldürüyorlardıand killpeygamberlerithe Prophetsetmediği haldewithout (any)hak[the] rightişte buThatsebebiyledir(was) becauseisyan etmelerithey disobeyedve olduklarıand they weresınırı aşmıştransgressing
🇹🇷 2:61 Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın." dediniz. O da size "O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya konaklayın o vakit istediğiniz elbette olacaktır." dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah'dan bir gazaba uğradılar. Evet öyle oldu, çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı.
şüphesizIndeedinananlarthose whoiman ettibelievedve yahudilerand those whoYahudi oldularbecame Jewsve hıristiyanlarand the Christiansve sabiilerand the Sabians kimwhoinanırsabelievedAllah'ain Allahve gününeand the Dayahiret[the] Lastve yaparsaand didiyi işlerrighteous deedsonlar için vardırso for themmükafatlarıtheir rewardkatında(is) withrablerinintheir Lordve yokturand nokorkufearonlaraon themve yokturand notonlaratheyhüzünwill grieve
🇹🇷 2:62 Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.
haniAnd whenalmıştıkWe tooksizin sözünüzüyour covenantve kaldırmıştıkand We raisedüzerinizeover youdağıthe mounttutunHoldşeyiwhatsize verdiğimizWe have given youkuvvetlewith strengthve hatırlayınand rememberşeyiwhatiçinde olan(is) in itbelki de sizperhaps youkorunursunuz(would become) righteous
🇹🇷 2:63 Hani bir zamanlar sizden mîsak (sağlam bir söz) almıştık, Tur'u üstünüze kaldırıp demiştik ki; size verdiğimiz kitaba kuvvetle tutunun ve içindekilerden gafil olmayın, gerek ki, korunursunuz.
sonraThendönmüştünüzyou turned awayardındanfromsonraafterbununthateğer olmasaydıSo if notiyiliği(for the) GraceAllah'ın(of) Allahsizeupon youve merhametiand His Mercyelbette olurdunuzsurely you would have beenziyana uğrayanlardanofhüsrana uğrayanlarthe losers
🇹🇷 2:64 Sonra verdiğiniz sözün arkasından yüz çevirdiniz, eğer üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasa idi herhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz.
ve elbetteAnd indeedbilmişsinizdiryou knewhaddi aşanlarıthose whohaddi aştılartransgressediçinizdenamong youcumartesi günündeincumartesi (yasağı)the (matter of) Sabbathişte dedik kiSo We saidonlarato themolunBemaymunlarapesaşağılıkdespised
🇹🇷 2:65 İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik.
ve bunu yaptıkSo We made itibretlik bir cezaa deterrent punishmentşey içinfor thosearasındaki (önündeki)(in) frontonların iki eli(of) themve şey (için)and thoseardından gelenafter themve bir öğütand an admonitionmüttakiler içinfor those who fear (Allah)
🇹🇷 2:66 Bu ibret dolu cezayı öncekilere ve sonrakilere bir ders, korunacaklara da bir nasihat, bir öğüt yaptık.
haniAnd whendemiştisaidMusaMusakavmineto his peopleşüphesizIndeedAllahAllahsize emrediyorcommands youkesmenizithatkesersinizyou slaughterbir ineka cowdedilerThey saidbizimle ediyor musun?Do you take usalay(in) ridiculedediHe saidsığınırımI seek refugeAllah'ain AllaholmaktanthatolayımI becahillerdenamongcahillerthe ignorant
🇹🇷 2:67 Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da "ayol sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?" dediler. Musa da: "Böyle cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım." dedi.
dedilerThey saiddu'a etPraybizim içinfor usRabbine(to) your Lordaçıklasınto make clearbizeto usne olduğunuwhatonunit (is)dedi kiHe saidşüphesiz OIndeed, Hediyor kisaysgerçekten o[Indeed] itbir inektir(is) a cowolmayannotyaşlıoldve olmayanand notkörpeyoungorta yaşlımiddle agedarasındabetweenbununthathaydi yapınso doşeyiwhatsize emredilenyou are commanded
🇹🇷 2:68 Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın." dediler. Musa, "Rabbim buyuruyor ki, o ne pek yaşlı, ne de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emrolunduğunuz işi yapınız." dedi.
dediler kiThey saiddu'a etPraybizim içinfor usRabbine(to) your Lordaçıklasınto make clearbizeto usnedirwhatonun rengi(is) its colordedi kiHe saidşüphesiz OIndeed, Hediyorsaysgerçekten o'[Indeed] it isbir inektira cowsarı rengindeyellowparlakbrightonun rengi(in) its colorsevinç verirpleasingbakanlara(to) those who see (it).'
🇹🇷 2:69 Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın." dediler. Musa, "Rabbim buyuruyor ki, o, bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır." dedi.
dediler kiThey saiddu'a etPraybizim içinfor usRabbine(to) your Lordaçıklasınto make clearbizeto usnasıl bir şey olduğunuwhatonunit (is)ziraIndeedo inek[the] cowsbenzer geldilook alikebizeto usama mutlaka bizAnd indeed weeğerifdilersewillsAllahAllahhidayeti buluruz(will) surely be those who are guided
🇹🇷 2:70 Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz." dediler.
dedi kiHe saidşüphesiz OIndeed, Heşöyle diyorsaysgerçekten o[Indeed] itbir inektir(is) a cowolmayannotboyundurluk altındatrainedsürmek içinto ploughyerithe earthve sulamazand notsuwaterekinthe fieldkusursuzsoundyokturnohiçbir alacasıblemishondain itdedilerThey saidişte şimdiNowgetirdinyou have comedoğruyuwith the truthve boğazladılar onuSo they slaughtered itaz dahaand notyaklaştılarthey were nearyapmayacaklardı(to) doing (it)
🇹🇷 2:71 Musa, "Rabbim buyuruyor ki o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır". Onlar da: "İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun." dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı yapmayacaklardı.
haniAnd whensiz öldürmüştünüzyou killedbir adama manbirbirinizle atışmıştınızthen you disputedonun hakkındaconcerning itoysa Allahbut Allahortaya çıkarıcıdır(is) the One Who brought forthşeyiwhatolduğunuzyou weregizlemişconcealing
🇹🇷 2:72 Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.
dedik kiSo We saidvurun ona (öldürülene)Strike him(ineğin) bir parçasıylawith a part of itişte böyleceLike thisdiriltirrevivesAllahAllahölülerithe deadve size gösterirand shows youayetleriniHis Signsumulur kiperhaps you maydüşünürsünüzuse your intellect
🇹🇷 2:73 İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız.
sonra yineThenkatılaştıhardenedkalblerinizyour heartsardındanfromsonraafterbununthatşimdi onlarso theytaş gibi(became) like [the] stoneshattaordaha dastrongerkatıdır(in) hardnessçünküAnd indeedöyle taşfromtaşlarthe stonesvar kicertainly (there are some) whichfışkırırgush forthiçindenfrom itırmaklar[the] riversve şüphesizand indeedöylesi defrom themvar kicertainly (there are some) whichçatlayıverir desplitçıkarso comes outondanfrom itsu[the] waterve şüphesizand indeedondanfrom themöylesi de var kicertainly (there are some) whichaşağı yuvarlanırfall downkorkusundanfromkorkarlarfearAllah(of) Allahve değildirAnd notAllah(is) Allahgafilunawareyaptıklarınızdanof whatyaparsınızyou do
🇹🇷 2:74 Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.
umuyor musunuz?Do you hopekithatinanacaklarthey will believesize[for] youoysawhile indeedvardı ki(there) has beenbir grupa partybunlardanof themişitirlerdi de(who used to) hearsözünü(the) wordsAllah'ın(of) Allahsonrathenonu değiştirirlerdithey distort itardındanfromsonraafterdüşünüp akıl erdirdikten[what]onu anladılarthey understood itve onlarwhile theybildikleri haldeknow
🇹🇷 2:75 Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.
zamanAnd whenrastladıklarıthey meetkimselerlethose whoinananbelieve[d]derlerthey sayinandıkWe have believedzamanBut whenyalnız kaldıklarımeet in privateonların bazısısome of thembazısınawithbazılarısome (others)derlerthey sayonlara haber mi veriyorsunuzDo you tell themşeyleriwhataçtığıhasAllah'ınAllahsizeto yousizin aleyhinizde delil olarak kullansınlarso that they argue with youonutherewithkatındabeforeRabbinizyour LordAklınızı kullanmıyor musunuz?Then do (you) notanlarlarunderstand
🇹🇷 2:76 Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle başbaşa kaldıkları zaman, "Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?" derlerdi.
bilmiyorlar mı ki?Do notbilirlerthey knowşüphesizthatAllahAllahbilirknowsşeyleriwhatonların gizlediklerithey concealve şeyleriand whataçığa vurduklarıthey declare
🇹🇷 2:77 Peki bilmezler mi ki, onlar neyi sır olarak saklar ve neyi açıkça söylerlerse Allah hepsini bilir.
onların içinde vardırAnd among themümmiler(are) unlettered onesbilmezler(who) do notbilirlerknowKitabıthe bookdışındaexceptkuruntularıwishful thinkingonlarand notonlartheysadece(do anything) exceptzannediyorlarguess
🇹🇷 2:78 Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar.
vay halineSo woeo kimselerin kito those whoyazıyorlarwriteKitabıthe bookelleriylewith their (own) handssonrathendiyorlarthey saybuThiskatındandır(is)-denfromAllahAllahsatmak içinto barteronuwith itparaya(for) a priceazıcıklittlevay halineSo woeonlarınto themötürüfor whatyazdığındanhave writtenellerinintheir handsvay halineand woeonlarınto themötürüfor whatkazandıklarındanthey earn
🇹🇷 2:79 Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için "Bu Allah katındandır." derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!..
Bir de dediler kiAnd they sayaslaNeverbize dokunmayacaktırwill touch usateşthe Firedışındaexceptgün(for) dayssayılı birkaçnumberedDe kiSayaldınız mı?Have you takenkatındafromAllahAllahbir söz (bu hususta)a covenantöyleyseso neverdönmezwill breakAllahAllahsözündenHis CovenantyoksaOrsöylüyorsunuz(do) you sayhakkındaagainstAllahAllahbir şeywhatbilmediğiniznotbilirsinizyou know
🇹🇷 2:80 Bir de dediler ki: "Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz". De ki; "Siz Allah'dan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"
evetYeskimwhoeverkazanırearnedbir günahevilve kuşatmış olursaand surrounded himkendisiniwithsuçuhis sins işte onlar[so] thosehalkıdır(are the) companionsateş(of) the Fireonlartheyoradain itsürekli kalacaklardır(will) abide forever
🇹🇷 2:81 Evet kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her yandan kuşatmış ise, işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.
kimselerAnd those whoinananbelievedve yapanlarand didyararlı işlerrighteous deedsişte onlar dathosehalkıdır(are the) companionscennet(of) Paradiseonlartheyoradain itsürekli kalacaklardır(will) abide forever
🇹🇷 2:82 İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.
ve haniAnd whenbiz almıştıkWe tookbir söz(the) covenantoğullarından(from the) Childrenİsrail(of) Israelkulluk etmeyeceksinizNotibadet edeceksinizyou will worshipbaşkasınaexceptAllah'tanAllahve anaya-babayaand with [the] parentsiyilik edeceksiniz(be) goodveand (with)yakınlararelativesve yetimlereand [the] orphansve yoksullaraand the needyve söyleyinand speakinsanlarato [the] peoplegüzel sözgoodve kılınand establishnamazıthe prayerve verinand givezekatıthe zakahsonraThendöndünüzyou turned awayhariçexceptpek azınıza fewsizden olanof youve sizand you (were)yüz çeviriyorsunuzrefusing
🇹🇷 2:83 Hani bir vakitler İsrailoğulları'ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık: Allah'dan başkasına tapmayacaksınız, anababaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.
haniAnd whenalmıştıkWe tooksizden kesin sözyour covenantdökmeyeceksinizNotdökecek misinizwill you shedbirbirinizin kanınıyour bloodçıkarmayacaksınızand notçıkarır(will) evictbirbiriniziyourselvesyurtlarınızdanfromevlerinizyour homessonrathenkabul etmiştinizyou ratifiedve sizwhile youşahidsiniz(were) witnessing
🇹🇷 2:84 Yine bir zamanlar mîsakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmıyacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz.
AmaThensizyouöldürüyorsunuz(are) thoseöldürenler(who) killbirbiriniziyourselvesve çıkarıyorsunuzand evictbir grubua partysizdenof youyurtlarındanfromyurtlarıtheir homesbirleşiyorsunuzyou support one anotheronlara karşıagainst themgünahin sinve düşmanlıklaand [the] transgressionve eğerAnd ifsize geldiklerindethey come to youesir olarak(as) captivesfidyelerini veriyorsunuzyou ransom themve owhile ityasaklanmış iken(was) forbiddensizeto youonları çıkarmaktheir evictionyoksa siz inanıyorsunuz daSo do you believebir kısmınain part (of)Kitabınthe Bookinkar mı ediyorsunuzand disbelievebir kısmınıin partnedir?Then whatcezası(should be the) recompensekimsenin(for the one) whoyapandoesbunuthatsizdenamong youbaşkaexceptrezil olmaktandisgracehayatındainhayatthe lifedünya(of) the worldve günündeand (on the) Daykıyametof [the] Resurrectiononlar itilirlerthey will be sent backen şiddetlisinetoen şiddetlisi(the) most severeazabınpunishmentdeğildirAnd notAllah(is) Allahgafilunawareyaptıklarınızdanof whatyaparsınızyou do
🇹🇷 2:85 Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
işte onlarThosekimselerdir(are) the ones whosatın alanboughthayatınıthe lifedünya(of) the worldahireti veripfor the Hereafterhiç hafifletilmezso nothafifletilirwill be lightenedonlardanfor themazabthe punishmentve hiçand notonlaratheyyardım edilmezwill be helped
🇹🇷 2:86 Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez.
ve andolsunAnd indeedverdikWe gaveMusa'yaMusaKitabıthe Bookbirbiri ardınca gönderdikand We followed uparkasındanfromondan sonraafter himpeygamberlerwith [the] Messengersve verdikAnd We gaveÎsa'yaIsaoğlu(the) sonMeryem(of) Maryamaçık deliller[the] clear signsve onu destekledikand We supported himRuh ile (Ruh'ül-Kudüs)(with)Kudüs (Ruh'ül-Kudüs)the Holy Spiritöyle mi?Is it (not) so (that) wheneversize gelsecame to youbir peygambera Messengerşey ilewith whatistemediği(does) notisterlerdesirecanınızın;yourselvesbüyüklük taslayarakyou acted arrogantlykiminiSo a partyyalanlayacakyou deniedkimini deand a partyöldüreceksinizyou kill(ed)
🇹🇷 2:87 Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu'lKudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?
ve dedilerAnd they saidkalblerimizOur heartsperdelidir(are) wrappedbilakisNayonları la'netlemiştirhas cursed themAllahAllahinkarlarından dolayıfor their disbeliefartık çok azso littleinanırlar(is) whatiman ederlerthey believe
🇹🇷 2:88 (Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.
Ne zaman kiAnd whenonlara geldicame to thembir Kitap (Kur'an)a Bookkatındanof-denfromAllahAllahdoğrulayıcıconfirmingşeyiwhat (was)yanlarında bulunan (Tevrat)ıwith themve idilerthough they used todaha öncefromöncebeforeyardım istedikleri(that), pray for victorykarşıoverkimselerethose whoinkar edendisbelieved ne zamanthen whenkendilerine gelincecame to themşeywhato bildikleri (Kur'an)they recognizedinkar ettilerthey disbelievedonuin itartık la'netiSo (the) curseAllah'ın(of) Allahüzerine olsun!(is) oninkarcılarınthe disbelievers
🇹🇷 2:89 Yanlarındakini tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince, daha önceleri inanmayanlara karşı onunla yardım isteyip durdukları halde, o tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer kendileri onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah'ın laneti kâfirleredir.
ne kötüdürEvil (is) thatsattıkları şey(for) which they have soldonunlawithkendilerinithemselvesiçinthatinkar etmekthey disbelieveşeyiin whatindirdiğihas revealedAllah'ınAllahçekemeyerekgrudging(vahiy) indirmesinithatindirirsends downAllah'ınAllahlutfundanofO'nun lütfuHis GraceüzerineonkimseninwhomdilediğiHe willskullarındanfromkullarıHis servantsuğradılarSo they have drawn (on themselves)gazabwrathüstüneupongazabawrathve inkar edenler içinAnd for the disbelieversbir azab vardır(is) a punishmentalçaltıcıhumiliating
🇹🇷 2:90 Ne kadar çirkindir o uğruna kendilerini sattıkları şey ki; Allah'ın kullarından dilediğine kendi lütuf ve kereminden vahiy indirmesine kafa tutarak, Allah ne indirdiyse hepsini inkâr ettiler. İşte bu yüzden de gazap üstüne gazaba uğradılar. Can yakıcı azap asıl kâfirler içindir.
zamanAnd whendenildiğiit is saidonlarato theminanınBelieveşeyein whatindirdiğihas revealedAllah'ınAllahderlerthey sayinanırızWe believeşeyein whatindirilenwas revealedbizeto usve inkar ederlerAnd they disbelieveşeyiin whatondan sonra gelen(is) besides ithalbuki owhile ithaktır(is) the truthdoğrulayanconfirmingşeyiwhatyanlarında bulunan(is) with themde kiSayneden?Then whyöldürüyordunuz(did) you killpeygamberlerini(the) ProphetsAllah'ın(of) Allahdaha öncefromöncebeforegerçektenifidiysenizyou wereinanıyorbelievers
🇹🇷 2:91 Onlara, "Allah ne indirdiyse ona iman edin." denildiği zaman, onlar "Biz kendimize indirilene iman ederiz." derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Oysa yanlarındaki Tevrat'ı tasdik eden gerçek vahiy odur. Onlara de ki; "Peki madem gerçek mümin sizsiniz de ne diye daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?
AndolsunAnd indeedsize gelmişticame to youMusaMusaapaçık delillerlewith [the] clear signssonrathen(ilah) edinmiştinizyou tookbuzağıyıthe calfardındanfromondan sonraafter himve sizand youzalimler olarak(were) wrongdoers
🇹🇷 2:92 Celâlim hakkı için Musa size belgelerle gelmişti de onun arkasından tuttunuz o buzağıya taptınız. Siz işte o zâlimlersiniz.
hani bir zamanAnd whenalmıştıkWe tookkesin sözünüzüyour covenantve kaldırmıştıkand We raisedüzerinizeover youTur(dağın)ıthe mounttutunHoldşeyiwhatsize verdiğimizWe gave youkuvvetlewith firmnessdinleyin (demiştik)and listendedilerThey saiddinledikWe heardve isyan ettikand we disobeyedve içirildiAnd they were made to drinkkalblerineinkalpleritheir heartsbuzağı (sevgisi)(love of) the calfinkarlarıylabecause of their disbeliefde kiSayne kötü şeyEvil (is) thatsize emrediyororders you (to do) itonunlawithimanınızyour faitheğerifisenizyou areinanan kimselerbelievers
🇹🇷 2:93 Bir zamanlar size, "verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onu dinleyin." diye Tûr'u tepenize kaldırıp mîsakınızı aldık. (O yahudiler): "Duyduk, dinledik, isyan ettik." dediler, kâfirlikleri yüzünden o danayı yüreklerinde besleyip büyüttüler. De ki, " Eğer siz mümin kimseler iseniz, bu imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!
de kiSayeğerIf iseissize aitfor youyurduthe homeahiret(of) the HereafterkatındawithAllahAllahgerçektenexclusively(değil de)frombaşkasınınexcludinginsanlardanthe mankindhaydi temenni edinthen wishölümü(for) [the] deatheğerifisenizyou aresözünüzde doğrutruthful
🇹🇷 2:94 De ki; Allah yanında ahiret yurdu (cennet) başkalarının değil de yalnızca sizin ise, eğer iddianızda da sadık iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz, ölmeyi cana minnet biliniz.
fakat (ölümü) istemezlerAnd never (will)onu isterlerthey wish for itaslaeverdolayıbecauseyapıp sunduğu işlerden(of what) sent aheadellerinintheir handsAllahAnd Allahbilir(is) All-Knowerzalimleriof the wrongdoers
🇹🇷 2:95 Fakat elleriyle işledikleri yüzünden onu hiçbir zaman temenni edemiyecekler. Allah o zâlimleri bilir.
onları bulursunAnd surely you will find themen düşkünü(the) most greedyinsanların(of) [the] mankindhayataforhayatlifekimselerdenand (greedier) thanonlar kithose whoortak koşan(lar)associate[d] partners (with Allah)isterLovesher biri(each) one of themolsaifyaşatılmasınıhe could be granted a lifebin(of) a thousandyılyear(s)ve değildirBut notoitonu uzaklaştıracak(will) remove himazabdanfromazapthe punishmentoysathat(o kadar) yaşamasıhe should be granted lifeAllahAnd Allahgörüyor(is) All-Seerşeyleriof whatyaptıklarıthey do
🇹🇷 2:96 Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.
de kiSaykimWhoeverise (bilsin ki)isdüşmandıran enemyCebrail'eto Jibreel şüphesiz othen indeed heonu indirmiştirbrought it downkalbineonkalbinyour heartizniyleby (the) permissionAllah'ın(of) Allahdoğrulayıcı olarakconfirmingkendinden öncekileriwhatidi(was)ondan öncebefore itve hidayetand a guidanceve müjdeciand glad tiding(s)inananlar içinfor the believers
🇹🇷 2:97 Söyle; her kim Cebrail'e düşman ise iyi bilsin ki, Kur'ân'ı senin kalbine Allah'ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.
kimWhoeveriseisdüşmanan enemyAllah'a(to) Allahve meleklerineand His Angelsve resullerineand His Messengersve Cebrail'eand Jibreelve Mikail'eand Meekaelşüphesizthen indeedAllah daAllahdüşmanıdır(is) an enemyinkar edenlerinto the disbelievers
🇹🇷 2:98 Her kim Allah'a, Allah'ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ile Mîkâil'e düşman olursa, iyi bilsin ki, Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
andolsunAnd indeedindirdikWe revealedsanato youayetlerVersesapaçıkclearve etmezand notinkardisbelievesonlarıin thembaşkasıexceptfasıklardanthe defiantly disobedient
🇹🇷 2:99 Şanım hakkı için sana çok açık âyetler; parlak mucizeler indirdik. Öyle ki, iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.
ne zamanAnd is (it not that) wheneveranlaştılarsathey tookahitlea covenantonu bozdularthrew it awaybir grupa partyonlardanof themzatenNayçoklarımost of theminanmazlar(do) notiman ederlerbelieve
🇹🇷 2:100 O fasıklar hem bunları tanımıyacaklar, hem de ne zaman bir ahd üzerine antlaşma yapsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh çıkıp onu bozacak ve atıverecek öyle mi? Hatta az bir güruh değil, onların çoğu ahit tanımaz imansızlardır.
ne zamanAnd whenonlara geldiysecame to thembir elçia Messengerkatından(of)-denfromAllah'ınAllahdoğrulayanconfirmingşeyleriwhatyanlarındaki(was) with themattılarthrew awaybir gurupa partykendilerineofonlar kithose whoverilenlerdenwere givenkitapthe Bookkitabı(the) BookAllah'ın(of) Allaharkasınabehindsırtlarınıntheir backssanki gibias if theybilmiyorlarmış(do) notbilirlerknow
🇹🇷 2:101 Üstelik Allah tarafından onlara, yanlarındaki kitabı tasdik edici bir peygamber gelince, daha önce kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, Allah'ın kitabını sırtlarından geriye attılar, sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yaptılar.
ve uydularAnd they followedşeyewhatuydurduğurecite(d)şeytanlarınthe devilshakkındaovermülkü(the) kingdomSüleyman'ın(of) Sulaimanküfre girmediAnd notinkâr ettilerdisbelievedSüleymanSulaimanfakat[and] butşeytanlarthe devilsküfre girdilerdisbelievedöğreterekthey teachinsanlarathe peoplesihri[the] magicve şeyiand whatindirilenwas sent downiki meleğetoiki melekthe two angelsBabil'dein BabylonHârûtHarutve Marut (isimli)and Marutonlar öğretmezlerdiAnd notikisi öğretirthey both teachhiç kimseyeanybironedemedikçeunlessikisi de derthey [both] sayşüphesizOnlybizwefitneyiz(are) a trialsakın küfre girmeyinso (do) notinkâr ederlerdisbelievefakat öğreniyorlardıBut they learnbunlardanfrom those twoşeyiwhatayıran[they] causes separationonunlawith itarasınıbetweeneşithe manve karısınınand his spouseve değildirAnd notama onlarthey (could)zarar veriyorat all [be those who] harmonunlawith ithiç kimseyeanybironebaşkaexceptiznindenby permissionAllah'ın(of) Allahonlar öğreniyorlardıAnd they learnşeyiwhatzarar verenharms themdeğiland notyarar vereniprofits themandolsunAnd indeedgayet iyi biliyorlardı kithey knewkimseninthat whoeveronu satın alanbuys ityokturnotonunfor himahiretteinahiretthe Hereafterbir nasibianypayshareve ne kötüdürAnd surely evilşey(is) whatsattıklarıthey soldonunlawith itkendilerinithemselveskeşkeif(bunu) bilselerdi!they werebilmek(to) know
🇹🇷 2:102 Tuttular da Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil'de Harut ve Marut'a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi "biz ancak ve ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!" demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkiyle bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.
ve eğerAnd ifşüphesiz onlar[that] theyiman etseler(had) believedve sakınmış olsalardıand feared (Allah)sevabısurely (the) rewardkatından(of)-denfromAllah'ınAllahdaha hayırlı (olurdu)(would have been) betterkeşkeifidithey werebilseler(to) know
🇹🇷 2:103 Şayet onlar iman edip de korunmuş olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek mükafat çok hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi.
EyO youkimselerwhoinanan(lar)believe[d]demeyin(Do) notde kisayRa'ina (bizi gözet yahut: kaba söz)Rainadeyinand sayunzurna (bize bak)Unzurnave dinleyinand listenve kafirler için vardırAnd for the disbelieversbir azab(is) a punishmentacıpainful
🇹🇷 2:104 Ey iman edenler! "râine" demeyin, "unzurna" deyin ve iyi dinleyin, kâfirler için elemli bir azap vardır.
arzu etmezler(Do) notgibilikekimselerthose whoinkar eden(ler)disbelieveehlindenfrominsanlar(the) Peoplekitab(of) the Bookve müşriklerdenand not(Allah'a) ortak koşanlarthose who associate partners (with Allah)indirilmesinithatindirilmesi(there should) be sent downsizeto youhiçbiranyhayırgoodRabbinizdenfromRabbinyour Lordoysa AllahAnd Allahtahsis ederchoosesrahmetinifor His MercykimseyewhomdilediğiHe willsAllahAnd Allahsahibidir(is the) Possessorlutuf(of) [the] Bountybüyük[the] Great
🇹🇷 2:105 Ne Kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri, size Rabbinizden bir hayır indirilsin istemez. Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar ve Allah çok büyük lütuf sahibidir.
ne kiWhatbiz neshedersekWe abrogate(bir parça)(of)ayetia signveyaoronu unutturursak[We] cause it to be forgottengetiririzWe bringdaha iyisinibetterondanthan itya daorbenzerinisimilar (to) itbilmez misin?Do notbilirsinizyou knowşüphesizthatAllah'ınAllahher şeyeoverhereveryşeythinggücü yeter(is) All-Powerful
🇹🇷 2:106 Biz bir âyetten her neyi nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir.
bilmez misin?Do notbilirsinizyou knowşüphesizthatAllahAllahonundurfor Himmülkü(is the) Kingdomgöklerin(of) the heavensve yerinand the earthve yokturAnd notsize(is) for youbaşkafrombaşkabesidesAllah'tanAllahhiçbiranykoruyucuprotectorve (ne de)and notbir yardımcıany helper
🇹🇷 2:107 Bilmez misin ki, hakikaten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, hepsi O'nundur. Size de Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
yoksaOrarzu (mu) ediyorsunuz?(do) you wishistekte bulunmayıthatsorarsınızyou askrasulunüzdenyour Messengergibiasistedikleriwas askedMusa'danMusadaha öncefromöncebeforeve kimAnd whoeverdeğiştirirseexchangesinkarı[the] disbeliefimanawith [the] faithşüphesiz (o)so certainlysapıtmıştırhe went astray (from)dümdüz(the) evennessyolu(of) the way
🇹🇷 2:108 Yoksa siz peygamberinizi, bundan önce Musa'ya sorulduğu gibi, sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Halbuki her kim imanı küfürle değiştirirse artık düz yolun ortasında sapıtmış olur.
isterlerWish[ed]bir çoğumanyehlindenfrominsanlar(the) Peoplekitap(of) the Bookşayetifsizi döndürmekthey could turn you backsonrafromsonraafterimanınızdanyour (having) faithkafirler olarak(to) disbelievershasetle(out of) jealousyiçlerindekifrom(-in)(of)kendilerithemselvessonra(even) fromsonraafterapaçık belli olduktan[what]apaçık ortaya çıktıbecame clearonlarato themgerçekthe truthaffedinSo forgivehoş görünand overlookkadaruntilgetirinceyebringsAllahAllahemriniHis CommandşüphesizIndeedAllahAllahheronhereveryşeyethinggücü yetendir(is) All-Powerful
🇹🇷 2:109 Ehli kitaptan birçoğu arzu etmektedir ki, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etsinler: Hak kendilerine iyice belirdikten sonra bile sırf nefsaniyetlerinden ve kıskançlıktan dolayı bunu yaparlar. Buna rağmen siz şimdi af ile, hoşgörüyle davranın tâ Allah emrini verinceye kadar. Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.
ve kılınAnd establishnamazıthe prayerve verinand givezekatı[the] zakahne kiAnd whateverne gönderirsinizyou send forthkendiniz içinfor yourselveshayırdanofiyi (ameller)good (deeds)bulursunuzyou will find itkatındawithAllah'ınAllahşüphesizIndeedAllahAllahşeyleriof whatyaptıklarınızyou dogörür(is) All-Seer
🇹🇷 2:110 Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
ve dedilerAnd they saidasla giremezNevergirecekwill entercennetethe ParadisebaşkasıexceptkimsedenwhoolanisYahudi(a) Jew[s]veyahutorhıristiyan(a) Christian[s]işte buThatonların kuruntusudur(is) their wishful thinkingde kiSaygetirinBringdeliliniziyour proofeğerifisenizyou aredoğru[those who are] truthful
🇹🇷 2:111 Bir de "yahudi ve hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek" dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. Sen de onlara de ki; "Eğer doğru iseniz, haydi bakalım getirin delilinizi."
hayırYeskimwhoeverteslim edersesubmitsyüzünühis faceAllah'ato Allahve oand heişini güzel yaparak(is) a good-doeronunso for himmükafatı(is) his rewardyanındadırwithRabbininhis Lordve yokturAnd nokorkufearonlara(will be) on themve yokturand notonlaratheyüzülmek(will) grieve
🇹🇷 2:112 Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah'a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.
ve dediler kiAnd saidYahudilerthe JewsdeğillerNotHıristiyanlarthe Christiansüzerinde(are) onbir şey (temel)anythingve dediler kiand saidHıristiyanlar dathe ChristiansdeğildirlerNotYahudilerthe Jewsüzerinde(are) onbir şey (temel)anythingoysa onlaralthough theyokuyorlarreciteKitabıthe BookböyleceLike thatsöyledilersaidkimselerthose whobilmeyen(ler)(do) notbilirlerknowbenzerinisimilaronların sözlerinintheir sayingartık Allah[So] Allahhüküm verecektirwill judgearalarındabetween themgünü(on the) Daykıyamet(of) Resurrectionşey hakkındain whatolduklarıthey wereonda[in it]ihtilaf halindediffering
🇹🇷 2:113 Yahudiler dediler ki, "Hıristiyanlar birşey üzerinde değiller", Hristiyanlar da "Yahudiler bir şey üzerinde değiller" dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Hiçbir bilgisi olmayanlar da öyle onların dedikleri gibi dediler. İşte bundan dolayı Allah, ihtilafa düştükleri bu gibi şeylerde, kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
ve kim olabilirAnd whodaha zalim(is) more unjustkimsedenthan (one) whomen edenpreventsmescidlerinde(the) masajidAllah'ın(of) Allahanılmasınatoanılmasıbe mentionediçindein themismininHis nameve çalışandanand strivesonların harabolmasınaforhelâkleritheir destructionişteThoseyokturNotolmalarıit isonlar içinfor themgirmelerithatoraya girerlerthey enter themdışındaexceptkorka korka(like) those in fearonlar için vardırFor themdünyadaindünyathe worldrezillik(is) disgraceve vardırand for themahiretteinahiretthe Hereafterazap(is) a punishmentbüyük birgreat
🇹🇷 2:114 Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah'ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.
ve Allah'ındırAnd for Allahdoğu da(is) the eastbatı daand the westnereyeso whereverdönersenizyou turnoradadır[so] thereyüzü (zatı)(is the) faceAllah'ın(of) AllahşüphesizIndeedAllah'(ın)Allah(rahmeti ve ni'meti) boldur(is) All-Encompassing(her şeyi) bilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:115 Bununla beraber, doğu da Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah'a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi bilendir.
ve dediler kiAnd they saidedindihas takenAllahAllahçocuka sonO yücedirGlory be to HimbilakisNayonundurfor Himne varsa(is) whatgöklerde(is) ingöklerthe heavensve yerdeand the earthhepsiAllO'nato Himboyun eğmiştir(are) humbly obedient
🇹🇷 2:116 O zalimler, "Allah kendisine çocuk edindi." dediler. Hâşâ, O sübhândır. Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.
(O) yaratıcısıdır(The) Originatorgöklerin(of) the heavensve yerinand the earthzamanAnd whenhükmettiğiHe decreesbir işe (şeye)a matterşüphesiz sadece[so] onlyderHe saysonato itolBehemen oluverirand it becomes
🇹🇷 2:117 O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca "ol!" der, o da hemen oluverir.
dediler kiAnd saidkimselerthose whobilmeyen(ler)(do) notbilirlerknowdeğil miydi?Why notbizimle konuşmalıspeaks to usAllahAllahya daorbize gelmelicomes to usbir ayet (mu'cize)a signişte böyleLike thatsöyle(mişler)disaidkimselerthoseonlardan önceki(ler de)fromonlardan öncebefore thembenzerinisimilaronların dediklerinintheir sayingbirbirine benzediBecame alikekalbleritheir heartselbetteIndeediyice açıkladıkWe have made clearayetlerithe signskavimler içinfor peoplebilmek isteyen(who) firmly believe
🇹🇷 2:118 Bilgiden nasibi olmayanlar da "Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!" dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.
doğrusu bizIndeed Weseni gönderdik[We] have sent yougerçeklewith the truthmüjdeleyici(as) a bearer of good newsve uyarıcı olarakand (as) a warnerdeğilsinAnd notsen sorumluyou will be askedhalkındanaboutashabı(the) companionscehennem(of) the blazing Fire
🇹🇷 2:119 Şüphe yok ki, Biz seni hak ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Sen, o cehennemliklerden sorumlu değilsin.
ve olmazlarAnd neverrazıwill be pleasedsendenwith you(ne) yahudilerthe Jews(ne de)and [not]hıristiyanlarthe Christianskadaruntilsen uyuncayayou followonların milletine (dinine)their religionde kiSayşüphesizIndeedhidayeti(the) GuidanceAllah'ın(of) Allahoduritasıl doğru yol(is) the GuidanceeğerAnd ifuyarsanyou followonların arzularınatheir desiressonraaftersana gelenwhatsize geldihas come to youilimdenofilimthe knowledgeyokturnotsanafor youAllah'tanfromAllahAllahhiçanybir dostprotectorve hiçand notbir yardımcıany helper
🇹🇷 2:120 Sen onların milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah'dan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
kimselerThosekendilerine verdiğimizWe have given themKitabıthe Bookonu okuyanlarrecite itdoğru bir(as it has the) rightokuyuşla(of) its recitationişte onlarThose (people)inananlardırbelieveonain itve kimAnd whoeverinkar edersedisbelievesonuin itiştethen thoseonlartheyziyana uğrayanlardır(are) the losers
🇹🇷 2:121 Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler onu, tilavetinin hakkını vererek okurlar. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte o inkârcılar hüsran içindedirler.
Ey oğullarıO Childrenİsrail(of) IsraelhatırlayınRememberni'metiMy Favorverdiğimwhichnimet verdimI bestowedsizeupon yougerçektenand that Isizi üstün kıldığımı[I] preferred youüzerineoveralemlerthe worlds
🇹🇷 2:122 Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!
sakınınAnd fearşu günden (ki)a daycezasını çekmeznotfayda verirwill availkimsea soulkimsenin(of)(başka) bir can(another) soulbir şeyleanythingve kabul edilmezand notkabul edilirwill be acceptedondanfrom itfidyeany compensationona fayda vermezand notona fayda verecekwill benefit itşefaatany intercessiononlaraand notonlartheyyardım da edilmezwill be helped
🇹🇷 2:123 Ve öyle bir günden sakının ki, o gün kimse, kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez ve ona şefaat de fayda vermez, hiçbir taraftan yardım da görmezler.
zamanAnd whenimtihan ettiği;triedİbrahim'iIbrahimRabbihis Lordkelimelerlewith wordso da onları tamamlamıştıand he fulfilled them(Allah) dedi kiHe saidşüphesiz benIndeed Iseni yapacağım(am) the One to make youinsanlar içinfor the mankindöndera leader(İbrahim) dedi kiHe saidbenim soyumdan daAnd fromsoyummy offspringbuyurduHe saidulaşmaz(Does) notulaşırreachahdimMy Covenantzalimlere(to) the wrongdoers
🇹🇷 2:124 Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, "Ben seni bütün insanlara imam yapacağım." buyurdu. İbrahim, "Zürriyetimden de yap!" dedi. Rabbi ona "zâlimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.
haniAnd whenbiz kıldıkWe madeBeyt'i (Ka'be'yi)the Housetoplanma yeria place of returninsanlarafor mankindve güven yeriand (a place of) securitysiz de edininand (said), "Takemakamından[from]makam(the) standing placeİbrahim'in(of) Ibrahimbir namaz yeri(as) a place of prayerve emretmiştikAnd We made a covenantİbrahim'ewithİbrahimIbrahimve İsma'il'eand Ishmaeltemizlemesini[that]temizleyin[You both] purifyev'imiMy Housetavaf edenler içinfor those who circumambulateibadete kapananlarand those who seclude themselves for devotion and prayerve rüku edenlerand those who bow downsecde edenlerand those who prostrate
🇹🇷 2:125 Biz ta o zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kıldık. Siz de Makamı İbrahim'den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim ile İsmail'e şöyle ahid verdik: "Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!"
ve haniAnd whendemişti kisaidİbrahimIbrahimRabbimMy Lordkılmakebuthisşehria citygüvenlisecureve rızıklandırand providehalkınıits peopleürünlerlewithmeyvelerfruitskimseleri(to) whoeverinananbelievedonlardanfrom themAllah'ain Allahve gününeand the Dayahiretthe Last(Rabbi) buyurdu kiHe saidkimseyiAnd whoeverinkar edendisbelievedonu geçindiririm[then] I will grant him enjoymentaz bir (süre)a littlesonrathenonu mahkum ederimI will force himazabınatoazap(the) punishmentcehennem(of) the Fireve ne kötüand evildönüş yeridir(is) the destination
🇹🇷 2:126 Ve o vakit İbrahim "Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır" diye yalvardı. Allah buyurdu ki: "küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman bir duraktır!"
ve haniAnd whenyükseltiyordu(was) raisingİbrahimIbrahimtemellerinithe foundationsEv'inofBeyt (Kâbe)the Houseİsma'il'(le beraber)and IshmaelRabbi'imiz(saying), "Our Lordkabul buyurAcceptbizdenfrom uskuşkusuz senIndeed You(yalnız) sen[You] (are)işitensinthe All-Hearingbilensinthe All-Knowing
🇹🇷 2:127 Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.
RabbimizOur Lordbizi yap[and] Make usteslim olanlardanboth submissivesanato Youneslimizden deAnd fromsoyumuzour offspringbir ümmet (çıkar)a communityteslim olansubmissivesanato Youve bize gösterAnd show usibadet yollarımızıour ways of worshipve tevbemizi kabul etand turnbizdento usşüphesiz senIndeed You(ancak) sensin[You] (are)tevbeleri kabul edenthe Oft-returningçok merhametli olanthe Most Merciful
🇹🇷 2:128 Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.
RabbimizOur Lordgönder[And] raise uponlarain thembir elçia Messengerkendi içlerindenfrom themokuyacak(who) will recitekendilerineto themsenin ayetleriniYour Versesve onlara öğretecekand will teach themKitabıthe Bookve hikmetiand the wisdomve onları temizleyecekand purify themşüphesiz sensinIndeed Youyalnız senYou (are)Aziz olanthe All-MightyHakim olanthe All-Wise
🇹🇷 2:129 Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin. Hiç şüphesiz Azîz sensin, hikmet sahibi Sensin.
ve kim kiAnd whoyüz çevirirwill turn awaymilletinden (dininden)fromdin(the) religionİbrahim'in(of) Ibrahimbaşkaexceptkimseenwhosefih kılanfoolednefsinihimselfAndolsun kiAnd indeedbiz onu seçmiştikWe chose himdünyadaindünyathe worldve şüphesiz oand indeed heahirette deinahiretthe Hereaftersalihlerdendirsurely (will be) amongsalihlerthe righteous
🇹🇷 2:130 İbrahim'in milletinden, kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir.
haniWhendemiştisaidonato himRabbihis Lordİslam ol (teslim ol)Submit (yourself)dedihe saidteslim oldumI (have) submitted (myself)Rabbineto (the) Lordalemlerin(of) the worlds
🇹🇷 2:131 Rabbi ona, "İslâm ol!" emrini verince, o "Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum." dedi.
ve vasiyyet ettiAnd enjoinedbunu[it]İbrahimIbrahimkendi oğullarına(upon) his sonsve Ya'kub daand YaqubEy oğullarımO my sonsşüphesizIndeedAllahAllahseçtihas chosensizin içinfor youbu dinithe religionöyleyse ölmeyinso notölürseniz(should) you diebaşka (bir şekilde)exceptsizlerwhile youmüslümanlar olmaktan(are) submissive
🇹🇷 2:132 Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakub da öyle yaptı: "Ey oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size Allah seçti, başka dinlerden uzak durun, yalnızca müslüman olarak can verin!" dedi.
yoksaOrsizwere youşahit miydinizwitnesseszamanwhengeldiğicame toYa'kub'aYaqubölüm hali[the] deatho zamanwhen(Ya'kub) dedi kihe saidoğullarınato his sonsneyeWhatkulluk edeceksinizwill you worshipbenden sonrafrombenden sonraafter medediler kiThey saidkulluk edeceğizWe will worshipsenin tanrınayour Godve tanrısınaand (the) Godataların(of) your forefathersİbrahimIbrahimve İsma'iland Ishmaelve İshak'ınand Isaac Tanrı'sınaGodtekOneve bizAnd weO'nato Himteslim olanlarız(are) submissive
🇹🇷 2:133 Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub'a ölüm hali gelip çattığı zaman, oğullarına; "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" dediği zaman, oğulları; "Senin Allah'ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, tek olan o Allah'a ibadet edeceğiz. Biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız." dediler.
onlarThisbir ümmetti(was) a communityelbette(which)gelip geçtihas passed awaykendilerinefor itşeylerwhatonların kazandıklarıit earnedsize aittirand for youşeylerwhatsizin kazandıklarınızyou have earnedsiz sorulmazsınızAnd notsorulacaksınızyou will be askedşeydenabout whatolduklarıthey used toonların yapıyordo
🇹🇷 2:134 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
ve dedilerAnd they saidolun kiBeYahudiJewsveyaorhıristiyanChristiansdoğru yolu bulasınız(then) you will be guidedde kiSaybilakis (uyarız)Naymilletine (dinine)(the) religionİbrahim'in(of) Ibrahimhanif(the) uprightO değildiand noto idihe wasortak koşanlardanof(Allah'a) ortak koşanlarthose who associated partners (with Allah)
🇹🇷 2:135 Bir de: "yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız." dediler. Sen onlara de ki: "Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim'in dinine (uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı."
deyinSayinandıkWe have believedAllah'ain Allahve şeyeand whatindirilen(is) revealedbizeto usve şeyeand whatindirilenwas revealedİbrahim'etoİbrahimIbrahimve İsma'il'eand Ishmaelve İshak'aand Isaacve Ya'kub'aand Yaqubve torunlarınaand the descendantsve şeyeand whatverilenwas givenMusa'ya(to) Musave Îsa'yaand Isave şeyeand whatverilenwas givenpeygamberlere(to) the ProphetsRablerindenfromRableritheir Lordayırım yapmayızNotayrım yaparızwe make distinctionarasındabetweenhiçbirianyonlarınof themve bizAnd weO'nato Himteslim olanlarız(are) submissive
🇹🇷 2:136 Deyiniz ki, "Biz, Allah'a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa'ya ve İsa'ya ne indirildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız."
eğerSo ifiman ederlersethey believe[d]gibiin (the) likesizin iman ettiğiniz(of) whatiman ettinizyou have believedonain [it]elbettethen indeeddoğru yolu bulmuş olurlarthey are (rightly) guidedeğerBut ifdönerlersethey turn awaymutlakathen onlyonlartheyiçine(are) inanlaşmazlık (düşerler)dissensiononlara karşı sana yeterSo will suffice you against themAllahAllahve Oand Heişitendir(is) the All-Hearingbilendirthe All-Knowing
🇹🇷 2:137 Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse onlar sadece ve sadece didişmenin içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. Ve O, işitendir, bilendir.
boyası (ile boyan)(The) color (religion)Allah'ın(of) Allahve kimdirAnd whodaha güzeli(is) betterAllah'tanthanAllahAllahboyasıat coloringve biz ancakAnd weO'nato Himkulluk ederiz(are) worshippers
🇹🇷 2:138 Allah'ın boyasına bak, (vaftiz nolacak?) Kim, Allah'dan daha güzel boya vurabilir ki? İşte biz O'na ibadet edenleriz.
söyle (onlara)Saybizimle tartışıyor musunuz?Do you argue with ushakkındaaboutAllahAllahO ikenwhile Hebizim de Rabbimiz(is) our Lordsizin de Rabbinizand your LordbizimdirAnd for usbizim yaptıklarımız(are) our deedssizindirand for yousizin yaptıklarınız(are) your deedsve bizand weO'nato Himgönülden bağlananlarız(are) sincere
🇹🇷 2:139 De ki: "Allah hakkında bizimle didişmeye mi gireceksiniz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. Şu kadar var ki, biz O'na ihlas ile sarılıyoruz.
yoksaOrsöylüyor(mu)sunuz(do) you sayşüphesizthatİbrahimIbrahimve İsma'iland Ishmaelve İshakand Isaacve Ya'kuband Yaqubve torunlarınınand the descendantsolduklarınıwereyahudiJewsyahutorhıristiyanChristiansde kiSaysiz miAre youdaha iyi bilirsinizbetter knowingyoksaorAllah (mı)(is) Allahve kimdirAnd whodaha zalim(is) more unjustkimsedenthan (the one) whogizleyenconcealedşahitliğia testimonyyanında bulunan(that) he hastarafındanfromAllahAllahve değildirAnd notAllah(is) Allahgafilunawareyaptıklarınızdanof whatyaparsınızyou do
🇹🇷 2:140 "Yoksa siz, İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakup da ve torunları da hep yahudi ve hıristiyan idiler mi demek istiyorsunuz?" De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah'ın şahitlik ettiği bir hakikatı bile bile inkar edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
İşte onlarThisbir ümmetti(was) a communityki(which)gelip geçtihas passed awayonlarındırfor itşeylerwhatkazandıklarıit earnedve sizindirand for youşeylerwhatsizin kazandıklarınızyou have earnedsorulmazsınızAnd notsorulacaksınızyou will be askedşeylerdenabout whatolduklarıthey used toonların yapıyordo
🇹🇷 2:141 Onlar bir ümmet idiler, gelip geçtiler. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandıklarınız. Ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
2. Cüz
diyecekler kiWill saybazı beyinsizlerthe foolish onesinsanlardanfrominsanlarthe peoplenedirWhatonları çeviren(has) turned themkıblelerindenfromkıbleleritheir direction of prayero kiwhichbulunurlarthey were used toüzerinde[on it]de kiSayAllah'ındırFor Allahdoğu(is) the eastve batıand the westO iletirHe guideskimseyiwhomdilediğini (dileyeni)He willsyolatobir yola pathdoğrustraight
🇹🇷 2:142 İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, "Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir."
ve böyleceAnd thussizi kıldıkWe made youbir ümmeta communityvasat(of the) middle wayolmanız içinso that you will beşahitwitnessesinsanlaraoverinsanlarthe mankindve olması içinand will berasulün (de)the Messengersizeon youşahita witnessve yap(ma)dıkAnd notyaptıkWe madebir kıblethe direction of prayerolduğunuzuwhichalışkındınızyou were used toüzerinde[on it]sadece (yaptık)exceptbilmek içinthat We make evidentkimseyi(he) whouyanfollowsElçi'yethe Messengerkimsedenfrom (he) whogeriye dönenturns backüzerindeonökçesihis heelsve elbetteAnd indeedağır gelirit waselbette büyük (bir imtihan)certainly a great (test)başkasınaexceptkimseyeforo kimseler kithose whomyol gösterdiğiguidedAllah'ın(by) AllahdeğildirAnd notAllahwillAllahAllahzayi edeceklet go wastesizin imanınızıyour faithşüphesizIndeedAllahAllahinsanlara(is) to [the] mankindşefkatlidirFull of KindnessmerhametlidirMost Merciful
🇹🇷 2:143 Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Daha önce içinde durduğun Kâ'be'yi kıble yapmamız da şunun içindir: Peygamber'in izince gidecekleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım. Bu iş elbette Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti. Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
elbetteIndeedgörüyoruzWe seeçevrilip durduğunu(the) turningyüzünün(of) your facedoğrutowardsgöğethe heavenelbette seni döndüreceğizSo We will surely turn youbir kıbleye(to the) direction of prayerhoşlanacağınyou will be pleased with(Bundan böyle) çevirSo turnyüzünüyour facetarafınatowards the directionMescid-i(of) Al-MasjidHaram'aAl-Haraamve neredeand whereverolursanızthatsizyou areçevirin[so] turnyüzleriniziyour faceso yöne(in) its directionşüphesizAnd indeedkimselerthose whoverilenwere givenkitapthe Bookelbette bilirlersurely knowbununthat itbir gerçek olduğunu(is) the truthRablerindenfromRableritheir LorddeğildirAnd notAllah(is) Allahhabersizunawareonların yaptıklarındanof whatyaparlarthey do
🇹🇷 2:144 Doğrusu, biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek, aranıp durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Haydi bakalım, yüzünü Mescidi Haram'a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rabblerinden gelen o emir haktır. Ve Allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir.
ve eğerAnd even ifsen getirsenyou comekimselere(to) those whoverilenwere givenKitapthe Bookher türlüwith allayeti(the) signsdeğildirnotuyacakthey would followsenin kıbleneyour direction of prayerve değilsinand notsen (de)(will) you (be)uyacaka followeronların kıblesine(of) their direction of prayerve değildirAnd notonların bazısısome of themuymazlar(are) followerskıblesine(of the) direction of prayerdiğerlerinin(of each) otherve eğerAnd ifuyarsanyou followedonların keyiflerinetheir desiressonradenfromsonraafterşey(den)[what]sana gelencame to youilimdenofilimthe knowledgeşüphesiz senindeed, youo takdirde(would) thenzalimlerden (olursun)(be) surely amongzalimlerthe wrongdoers
🇹🇷 2:145 Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun.
kimseler(To) those whomkendilerine verdiğimizWe gave [them]Kitapthe Bookonu tanırlarthey recognize itgibiliketanıdıklarıthey recognizeoğullarınıtheir sonsve (yine) elbetteAnd indeedbir grupa grouponlardanof themgizlerlersurely they concealgerçeğithe Truthonlarwhile theybildikleri (halde)know
🇹🇷 2:146 O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.
GerçekThe TruthRabbindendir(is) fromRabbinyour Lordartık olmaso (do) notolbekuşkulananlardanamongşüphe edenlerthe doubters
🇹🇷 2:147 O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!
her (ümmetin) vardırAnd for everyonebir yönü(is) a direction o(nun)heyöneldiğiturns towards itO halde koşunso racehayır işlerine(to) the goodneredeWhereverolsanızthatolacaksınızyou will begetirirwill bringsiziyouAllah(by) Allahbir arayatogetherkuşkusuzIndeedAllahAllahüzerine(is) onhereveryşeythingkadirdirAll-Powerful
🇹🇷 2:148 Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.
veAnd fromneredenwhereverçıkarsan (yola)you start forthçevir[so] turnyüzünüyour facetarafına(in the) directionMescid-i(of) Al-MasjidHaramAl-Haraambu elbetteAnd indeed, itbir gerçektir(is) surely the truthRabbindenfromRabbinyour Lordve değildirAnd notAllah(is) Allahhabersizunawareyaptıklarınızdanof whatyaparsınızyou do
🇹🇷 2:149 Hem her nereden yola çıkarsan (namazda) hemen Mescidi Haram'a doğru yüzünü çevir. Bu emir şüphesiz hak, Rabbinden olduğu gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz de değildir.
veAnd fromneredenwhereverçıkarsan (yola)you start forthçevir[so] turnyüzünüyour facedoğru(in the) directionMescid-i(of) Al-MasjidHaram'aAl-Haraamve neredeAnd whereverolursanızthatsizsinizyou (all) areçevirin[so] turnyüzünüzüyour faceso yana(in) its directiondiyeso that notolmasınwill behiç kimseninfor the peoplealeyhinizdeagainst youbir deliliany argumentbaşkasınınexceptkimselerdenthose whozalim olanwrongedonlardanamong themonlardan çekinmeyinso (do) notonlardan korkarlarfear thembenden çekininbut fear Meve tamamlayayımAnd that I completeni'metimiMy favorsizeupon youumulur ki[and] so that you mayhidayete erersiniz(be) guided
🇹🇷 2:150 Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescidi Haram'a doğru çevir, ve her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil olmasın. Ancak içlerinden haksızlık edenler başka. Siz de onlardan korkmayın, benden korkun. Hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem gerek ki doğru yolu bulasınız.
gibiAsgönderdiğimizWe sentkendi içinizdenamong youbir Elçia Messengersizden olanfrom youokuyan(who) recitessizeto youayetlerimiziOur versesve sizi temizleyenand purifies youve size öğretenand teaches youKitabıthe Bookve hikmetiand the wisdomve size öğretenand teaches youşeyleriwhatolduğunuznotidinizyou werebilmiyorknowing
🇹🇷 2:151 Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.
Öyle ise beni anınSo remember Meben de sizi anayımI will remember youve şükredinand be gratefulbanato Meveand (do) notinkar etmeyin(be) ungrateful to Me
🇹🇷 2:152 O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.
EyO youkimselerwhoinananbelieve[d](Allah'tan) yardım isteyinSeek helpsabır ilethrough patienceve namazlaand the prayermuhakkak kiIndeedAllahAllahberaberdir(is) withsabredenlerlethe patient ones
🇹🇷 2:153 Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
demeyinAnd (do) notde kisaykimselerefor (the ones) whoöldürülenare slainyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahölüdürler(They are) deadbilakisNayonlar diridirler(they are) aliveama[and] butolmazsınızyou (do) notsiz farkındaperceive
🇹🇷 2:154 Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz.
andolsun sizi imtihan edeceğizAnd surely We will test youşeylerlewith something(gibi)ofkorku[the] fearve açlıkand [the] hungerve noksanlığıand lossmallarınızınofmal[the] wealthve canlarınızınand [the] livesve ürünlerinizinand [the] fruitsve müjdelebut give good newssabredenleri(to) the patient ones
🇹🇷 2:155 Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!
onlar kiThose whozamanwhenonlara eriştiğistrikes thembir belaa misfortunederlerthey sayşüphesiz bizIndeed, weAllah içinizbelong to Allahve şüphesiz bizand indeed weO'natowards Himdöneceğizwill return
🇹🇷 2:156 Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler.
İşteThosehep onlar içindiron thembağışlamalar(are) blessingsRablerindenfromRableritheir Lordve rahmetand Mercyve işteAnd thoseonlardır[they]doğru yolu bulanlar(are) the guided ones
🇹🇷 2:157 İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır.
şüphesizIndeedSafathe Safave Merveand the Marwahnişanlarındandır(are) fromnişaneler(the) symbolsAllah'ın(of) AllahkimSo whoeverhaccederperforms HajjEv'i(of) the Houseya daorömre yaparsaperforms Umrahyokturso nohiçbir günahblamekendisineon himtavaf etmesindethatyürürhe walksonlarıbetween [both of] themve kimAnd whoeverkendiliğinden yaparsavoluntarily doesbir iyilikgoodşüphesizthen indeedAllahAllahkarşılığını verir(is) All-Appreciative(yaptığını) bilirAll-Knowing
🇹🇷 2:158 Gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ'be'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.
doğrusuIndeedkimselerthose whogizleyenconcealşeyleriwhatindirdiğimizWe revealedaçık delillerdenofapaçık delillerthe clear proofsve hidayetiand the Guidancesonrafromsonraafterbiz açıkça belirttikten[what]açıkladıkWe made clearinsanlarato the peopleKitaptainKitapthe Book işte onlarathosela'net edercurses themAllahAllahve la'net ederand curse thembütün la'net edebilenlerthe ones who curse
🇹🇷 2:159 İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.
ancak hariçExcept(kimseler)thosetevbe edipwho repent[ed]uslananlarand reform[ed]ve (gerçeği) açıklayanlarand openly declar[ed]işte onlarThen thosetevbelerini kabul ederimI will accept repentanceonlarınfrom themçünkü benand I (am)tevbeyi çok kabul edenimthe Acceptor of Repentanceçok esirgeyenimthe Most Merciful
🇹🇷 2:160 Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.
doğrusuIndeedkimselerthose whoinkar edip tedisbelieve[d]ölenand die[d]ve onlarwhile theykafir olarak(were) disbelieversiştethoseonların üstünediron themla'neti(is the) curseAllah'ın(of) Allahve meleklerinand the Angelsve insanlarınand the mankindtümall together
🇹🇷 2:161 Ama âyetlerimizi inkar etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlara gelince, işte Allah'ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onların üzerine olsun.
ebedi kalırlar(Will) abide forever(la'net) içindein ithafifletilmezNothafifletilirwill be lightenedonlardanfor themazab;the punishmentve yokturand notonlaratheygözetmewill be reprieved
🇹🇷 2:162 Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.
TanrınızAnd your GodTanrı'dır(is) Godbir tekone (only)yoktur(there is) notanrıgodbaşkaexceptO'ndanHimRahman'dırthe Most GraciousRahim'dirthe Most Merciful
🇹🇷 2:163 Her halde hepinizin ilâhı, bir tek ilâhtır. Ondan başka bir ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir.
şüphesizIndeedyaratılışındainyaratılış(the) creationgöklerin(of) the heavensve yerinand the earthve değişmesindeand alternationgeceof the nightve gündüzünand the dayve gemilerdeand the shipstaşıyıp gidenwhichakıp gidersaildenizdeindenizthe seaşeyleriwith whatfaydasına olanbenefitsinsanların[the] peopleindiripand whatindirdi(has) sent downAllah'ınAllahgöktenfromgökthe skysu[of]suwaterdirilterekgiving lifeonunlatherebyyeri(to) the earthsonraafteröldüktenits deathyaymasındaand dispersingoradathereinher çeşitten[of]hereverycanlıyımoving creatureve evirip çevirmesindeand directingrüzgarları(of) the windsve bulutlarıand the cloudsemre hazır bekleyen[the] controlledarasındabetweenyerthe skyve gökand the earthelbette deliller vardırsurely (are) Signsbir topluluk içinfor a peopledüşünenwho use their intellect
🇹🇷 2:164 Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.
İnsanlardanAnd amonginsanlarthe mankindkimiwhotutartakesbaşkafrombaşkabesidesAllah'tanAllaheşlerequalsonları severlerThey love themsever gibias (they should) loveAllah'ıAllah(kimseler)And those whoinanan(lar)believe[d]en çok(are) strongerseverler(in) loveAllah'ıfor AllahkeşkeAnd ifgörselerdiwould see(kimseler)those whozulmedenlerwrongedzamanwhengördüklerithey will seeazabıthe punishmentgerçektenthatkuvvetinthe powerAllah'a aittir(belongs) to Allahbütünüyleallve gerçektenand [that]Allah'ınAllahşiddetlidir(is) severeazabı(in) [the] punishment
🇹🇷 2:165 İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.
işteWhenuzak durdularwill disownkimselerthose whouyulanwere followedkimselerden[from]onlar kithose whouyanfollowedgördülerand they will seeazabıthe punishmentkesildi[and] will be cut offonlarınfor thembağlarıthe relations
🇹🇷 2:166 O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur.
ve şöyle dedilerAnd saidkimselerthose whouyanfollowedkeşke(Only) ifbizim için (mümkün olsaydı)[that]bizim içinfor usbir dönüş (dünyaya)a returnuzak dursaydıkthen we will disownonlardan[from] themgibiasuzak durduklarıthey disownbizden[from] usböyleceThusonlara gösterirwill show themAllahAllahbütün fiillerinitheir deedshasretler (pişmanlık kaynağı olarak)(as) regretsonlarafor themve değildirAnd notonlartheyçıkacakwill come outateştenfromateşthe Fire
🇹🇷 2:167 Onlara uyanlar da şöyle demektedirler: "Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) halinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir.
EyOinsanlarmankindyeyinEatşeylerdenof whatbulunan(is) inyeryüzündethe earthhelallawfultemiz(and) goodve izlemeyinAnd (do) notuyarlarfollowadımlarını(the) footsteps (of)şeytanınthe Shaitaançünkü oIndeed, hesizin(is) to youdüşmanınızdıran enemyapaçıkclear
🇹🇷 2:168 Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.
daimaOnlyO size emrederhe commands youkötülükto (do) the evilve hayasızlığıand the shamefulve söylemeniziand thatdersinizyou sayhakkındaaboutAllahAllahşeyleriwhatbilmediğiniznotbilirsinizyou know
🇹🇷 2:169 O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister.
zamanAnd whendendiğiit is saidonlarato themuyunFollowşeyewhatindirdiğihas revealedAllah'ınAllahderlerthey saidhayır bilakisNayuyarızwe followşeye (yola)whatbiz bulduğumuzwe foundüzerinde[on it]atalarımızıour forefathers (following)olsalarda mı?Even though[idiler][were]onların atalarıtheir forefathersdüşünmeyen(did) notanlarlarunderstandbir şeyanythingve doğru yolu bulamayanand nothidayete erdiler miwere they guided
🇹🇷 2:170 Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun." dendiği vakit de: "Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız." dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?
durumuAnd (the) examplekimselerin(of) those whoinkar edendisbelieve[d]haline benzer(is) like (the) examplekimsenin(of) the one whohaykıranshoutsşeylere(hayvanlara)at whatbir şey işitmeyennotişitiyor mu(does) hearbaşkaexceptçağırmadancallsve bağırtıdanand cries sağırdırlardeafdilsizdirlerdumbkördürler(and) blindonun için onlar[so] theydüşünmezler(do) notanlarlarunderstand
🇹🇷 2:171 O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer; onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.
EyO youkimselerwhoinananlarbelieve[d]yeyinEatiyilerindenfromiyilik(the) goodne ki(of) whatsize rızık olarak verdikWe have provided youve şükredinand be gratefulAllah'ato Allaheğerifisenizyouyalnızca onaalone(ona) tapıyorworship Him
🇹🇷 2:172 Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız.
şüphesizOnlyharam kıldıHe has forbiddensizeto youleşthe dead animalsve kanand [the] bloodve etiniand fleshdomuz(of) swineve şeyleriand whatkesilenhas been dedicatedadına[with it]başkasıto other thanAllah'tanAllahama kimSo whoevermecbur kalırsa(is) forced by necessitysaldırmaksızınwithoutisyan ederek(being) disobedientve sınırı aşmaksızınand nothaddi aşantransgressoryokturthen nogünahsinonaon himmuhakkak kiIndeedAllahAllahçok bağışlayandır(is) Oft-Forgivingçok esirgeyendirMost Merciful
🇹🇷 2:173 O, size yalnız şunları haram kıldı: Ölü hayvan, kan, domuz eti, bir de Allah'tan başkası adına kesilen hayvanlar. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla ona da bir günah yükletilmez. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
şüphesizIndeedkimselerthose whogizleyenconcealbir şeywhatindirdiği(has) revealedAllah'ınAllah (has)KitaptanofKitapthe Bookve satanlarand they purchaseonuthere withparayaa gainazıcıklittleişte onlarThosebir şeynotyemezlerthey eatkarınlarınainkarınlarıtheir belliesbaşkaexceptateştenthe Fireonlara konuşmayacakAnd notonlarla konuşurwill speak to themAllahAllahgünü(on the) DayKıyamet(of) [the] Judgmentve onları temizlemeyecektirand notonları temize çıkarmazwill He purify themve onlar için vardırand for thembir azab(is) a punishmentacıklıpainful
🇹🇷 2:174 Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır.
onlarThosekimselerdir(are) they whosatın alanpurchase[d]sapıklığı[the] astrayinghidayet karşılığındafor [the] Guidanceve azaband [the] punishmentmağfiret karşılığındafor [the] forgivenessne kadarSo what (is)cesaretlidirlertheir endurancekarşıonateşethe Fire
🇹🇷 2:175 İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
işte böyleThatgerçekten(is) becauseAllahAllahindirmiştirrevealedKitabıthe Bookhak olarakwith [the] Truthve elbetteAnd indeedkimselerthoseayrılığa düşenwho differedKitaptainKitapthe Bookiçindedirler(are) surely inanlaşmazlıkschismderin birfar
🇹🇷 2:176 Şüphesiz ki Allah kitabı hak bir sebeple indirmiştir. Kitap hakkında ihtilafa düşenler ise, şüphesiz haktan uzak, bir anlaşmazlık içindedirler.
değildirIt is notiyilik[the] righteousnessçevirmenizthatdönersinizyou turnyüzleriniziyour facestarafınatowardsdoğuthe eastve batıand the westfakat[and] butiyilikthe righteous[ness]kişinin(is he) whoinanmasıdırbelievesAllah'ain Allahve gününeand the Dayahiret[the] Lastve meleklereand the Angelsve Kitabaand the Bookve peygamberlereand the Prophetsve vermesidirand givesmalınıthe wealthsevdiğiinsevmesine rağmenspite of his love (for it)yakınlara(to) thoseyakın akrabaların(of) the near relativesve yetimlereand the orphansve yoksullaraand the needyveand (of)yolda kalmışlarathe wayfarerve dilencilereand those who askveand inkölelerefreeing the necks (slaves)ve kılmasıdırand (who) establishnamazıthe prayerve vermesidirand givezekatıthe zakahyerine getirmeleridirand those who fulfillandlaşmalarınıtheir covenantzamanwhenandlaşma yaptıklarıthey make itve sabrederlerand those who are patientsıkıntıdainazap[the] sufferingve hastalıktaand [the] hardshipve zamanındaand (the) timesavaş(of) [the] stressişte onlarThosekimselerdir(are) the ones whodoğru olanare trueve işte onlarand thoseonlardır[they]muttakiler(are) the righteous
🇹🇷 2:177 Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.
EyO youkimselerwhoiman edenlerbelieve[d]farz kılındıPrescribedsizefor youkısas(is) the legal retributionöldürmelerdeinöldürülenler (hakkında)(the matter of) the murderedhürthe freemanhür ilefor the freemanköleand the slaveköle ilefor the slavekadınand the femalekadın ilefor the femalekimseBut whoeveraffedilenis pardonedkendisi[for it]tarafındanfromkardeşihis brotherbir şeyanythingartık uymalıdırthen follows upörfewith suitableve (diyeti) ödemelidir[and] paymentonato himgüzelcewith kindnessbuThat (is)bir hafifletmea concessiontarafındanfromRabbinizyour Lordve rahmettirand mercyartk kimThen whoeverhaddi aşarsatransgressessonraafterbundanthatonun için vardırthen for himbir azab(is) a punishmentacıklıpainful
🇹🇷 2:178 Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.
ve sizin için vardırAnd for youkısastainkısasthe legal retributionhayat(is) lifeEy sahipleriO menakıl(of) understandingböyleceSo that you maykorunursunuz(become) righteous
🇹🇷 2:179 Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.
yazıldı (farz kılındı)Prescribedsizefor youzamanwhengeldiğiapproachesbirinizeany of youölüm[the] deatheğerifbırakacaksahe leavesbir hayır (mal)goodvasiyyet etmek(making) the willanaya babayafor the parentsve yakınlaraand the near relativesuygun bir biçimdewith due fairnessbir haktır (borçtur)a dutyüzerineonmuttakilerthe righteous ones
🇹🇷 2:180 Birinize ölüm geldiği vakit, bir hayır (bir mal) bırakacaksa, babası, anası ve en yakın akrabası için meşru bir surette vasiyet etmek, Allah'tan korkan kimseler üzerine yerine getirilmesi vacib bir hak olarak size farz kılındı.
artık kimThen whoever(vasiyyeti) değiştirirsechanges itsonra bir şeyafter whatişittiktenhe (has) heard [it]elbetteso onlygünahıits sinüzerinedir(would be) onkimselerinthose whoonu değiştirenalter itşüphesizIndeedAllahAllahişitendir(is) All-HearingbilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:181 Şimdi her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, her halde vebali, sırf o değiştirenlerin boynunadır. Şüphe yok ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
her kim deBut whoeverkorkar dafearsvasiyyet edendenfromvasiyet eden(the) testatorhata(sından)(any) errorveyaorgünah(ından)sinve düzeltirsethen reconcilesaralarınıbetween themyokturthen (there is) nogünahsinonaon himelbetteIndeedAllahAllahbağışlayandır(is) Oft-ForgivingesirgeyendirAll-Merciful
🇹🇷 2:182 Her kim de vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
eyO youkimselerwhoiman edenbelieve[d]yazıldıIs prescribedsizin üzerinize defor youoruç[the] fastinggibiasyazıldığıwas prescribedüzerinetokimselerthosesizden önceki(ler)fromsenden öncebefore youumulur ki sizso that you maykorunursunuz(become) righteous
🇹🇷 2:183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
günlerdir(Fasting for) dayssayılınumberedkimSo whoeverolursaissizdenamong youhastasickveyaorseferdeonbir yolculuka journeysayısınca tutarthen a prescribed numbergünlerdeofgünlerdaysbaşkaotherve (lazımdır)And onkimselerinthose whoona (güç) dayanan(lar)can afford itfidye vermesia ransomdoyuracak(of) feedingbir yoksulua poorartık kimAnd whoevergönüldenvolunteersbir iyilik yaparsagoodothen ithayırlıdır(is) betterkendisi içinfor himveAnd tooruç tutmanızfastdaha hayırlıdır(is) bettersizin içinfor youeğerifsizyoubilirsenizknow
🇹🇷 2:184 (Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
ayıMonthramazan(of) Ramadhaanki(is) thatindirilmiştirwas revealedondathereinKur'anthe Quranhidayet olaraka Guidanceinsanlarafor mankindve açıklayıcıand clear proofshidayetiofhidayet[the] Guidancedoğruyu ve yanlışı ayırdetmeyiand the CriterionkimSo whoeverşahit olursawitnessesiçinizdenamong youo ayathe monthoruç tutsunthen he should fast in itkimand whoeverolurishastasickyahutorüzere olursaonsefera journeysayısınca tutsunthen prescribed number (should be made up)günlerdefromgünlerdaysbaşkaotheristerIntendsAllahAllahsizin içinfor youkolaylık[the] easeistemezand notisterintendssizin içinfor yougüçlük[the] hardshipve tamamlamanızı (ister)so that you completesayıyıthe prescribed periodve yüceltmenizi (ister)and that you magnifyAllah'ıAllahdolayıforsize doğru yolu gösterdiğinden[what]size hidayet ettiHe guided youve umulur ki sizso that you mayşükredersiniz(be) grateful
🇹🇷 2:185 O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.
ve ne zamanAnd whensana sorar(lar)saask youkullarımMy servantsbendenabout Meşüphesiz benthen indeed I am(onlara) yakınımnearkarşılık veririmI responddu'asına(to the) invocationdu'a edenin(of) the supplicantzamanwhenbana du'a ettiğihe calls MeO halde onlar da karşılık versinlerSo let them respondbanato Meinansınlar kiand let them believebanain Meböylece onlarso that they maydoğru yola erişirler(be) led aright
🇹🇷 2:186 Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.
helal kılındıPermittedsizefor yougecesi(in the) nightsoruç(of) fastingyaklaşmak(is) the approachkadınlarınızatoeşlerinizyour wivesonlarTheyelbisenizdir(are) garmentssizinfor youve siz deand youelbisesisiniz(are) garmentsonlarınfor thembildiKnowsAllahAllahgerçekten sizthat youolduğunuzuused toyazık ediyorsunuzdeceivekendinizeyourselvestevbenizi kabul ettiso He turnedsizdentowards youve affettiand He forgavesizi[on] youartık şimdiSo nowonlara yaklaşınhave relations with themve arayınand seekşeyleriwhatyaz(ıp takdir etmiş ol)duğuhas ordainedAllah'ınAllahsizin içinfor youve yiyinAnd eatve içinand drinkkadaruntilayırdelinceyebecomes distinctsizceto youiplikthe threadbeyaz[the] whiteipliktenfromiplikthe threadsiyah[the] blackşafağınoftan yeri[the] dawnsonraThentamamlayıncompleteorucuthe fastdektillgece (oluncaya)the night(kadınlara) yaklaşmayınAnd (do) notonlara yaklaşınhave relations with themsizwhile youibadete çekilmiş iken(are) secludedmescidlerdeinmescitlerthe masajidbunlarThesesınırlarıdır(are the) limitsAllah'ın(set by) Allahbunlara yaklaşmayınso (do) notonlara yaklaşınapproach themişte böyleThusaçıklar kimakes clearAllahAllahayetleriniHis versesinsanlarafor [the] peopleumulur kiso that they maykorunup sakınırlar(become) righteous
🇹🇷 2:187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ınsınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar.
yemeyinAnd (do) notyiyineatmallarınızıyour propertiesaranızdaamong yourselvesbatıl (sebepler) ilewrongfullyve atmayınand presentonları[with] ithakimler(in önün)etoyetkililerthe authoritiesyemeniz içinso that you may eatbir kısmınıa portionmallarındanfrommal(the) wealthinsanların(of) the peoplegünah bir biçimdesinfullyve sizwhile youbildiğiniz haldeknow
🇹🇷 2:188 Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hakimlere rüşvet olarak vermeyin.
sana soruyorlarThey ask youhilallerdenabouthilallerthe new moonsde kiSayonlarTheyvakit ölçüleridir(are) indicators of periodsinsanlar içinfor the peopleve hacand (for) the Hajjve değildirAnd it is notiyilik[the] righteousnessgirmekthatgelirsinizyou comeevlere(to) the housesarkalarındanfromsırtlarıtheir backsfakat[and] butiyilik[the] righteouskişinin(is one) whotakvasıdırfears (Allah)ve girinAnd comeevlere(to) the houseskapılarındanfromkapılarıtheir doorsve sakınınAnd fearAllah'tanAllahumulur kiso that you maykurtuluşa erersiniz(be) successful
🇹🇷 2:189 Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için de, hac için de vakit ölçüleridir. Bununla beraber iyilik, evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyiliğe eren, kötülükten korunan kimsedir. Evlere kapılarından gelin, Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.
ve savaşınAnd fightyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahkimselerlethose whosizinle savaşan(lar)fight youaşırı gitmeyinand (do) nothaddi aşarlartransgressşüphesizIndeedAllahAllahsevmez(does) notgibilikeaşırı gidenlerithe transgressors
🇹🇷 2:190 Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.
ve onları öldürünAnd kill themneredewhereveryakalarsanızyou find themve onları çıkarınand drive them outyer(Mekke)denfromher neredewhereversizi çıkardıklarıthey drove you outve fitneand [the] oppressiondaha kötüdür(is) worseadam öldürmektenthanöldürme[the] killingonlarla savaşmayınAnd (do) notonlarla savaşınfight themyanındanearMescid-iAl-MasjidHaramAl-Haraamkadaruntilsizinle savaşıncayathey fight youoradain itfakat eğerThen ifonlar sizinle savaşırlarsathey fight youhemen onları öldürünthen kill themböyledirSuchcezası(is the) rewardkafirlerin(of) the disbelievers
🇹🇷 2:191 Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Yalnız Mescidi Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.
eğerThen if(saldırılarına) son verirlersethey ceasegerçektenthen indeedAllahAllahbağışlayandır(is) Oft-ForgivingesirgeyendirMost Merciful
🇹🇷 2:192 Artık şirkten vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
onlarla savaşınAnd fight (against) themkadaruntilkalmayıncayanotvardır(there) isfitneoppressionve oluncaya (kadar)and becomesdinthe religionAllah'ınfor AllaheğerThen if(saldırılarına) son verirlersethey ceaseartık olmazthen (let there be) nodüşmanlıkhostilitybaşkasınaexceptzalimlerdenagainstzorbalarthe oppressors
🇹🇷 2:193 Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.
ayıThe monthharam[the] sacredaya karşılıktır(is) for the monthharam[the] sacredve hürmetlerand for all the violationskarşılıklıdır(is) legal retributionkim;Then whoeversaldırırsatransgressedsizeupon yousiz de saldırınthen you transgressonaon himgibiin (the) same mannersaldırdığı(as)azdıhe transgressedsizeupon youkorkunAnd fearAllah'tanAllahbilin kiand knowgerçektenthatAllahAllahberaberdir(is) withmuttakilerlethose who fear (Him)
🇹🇷 2:194 Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın da ileri gitmeye Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.
infak edinAnd spendyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahkendinizi atmayınand (do) not(kendinizi) atmayınthrow (yourselves)kendi ellerinizle[with your hands]tehlikeyeintohelâk[the] destructionve iyilik edinAnd do gooddoğrusuindeedAllahAllahseverlovesiyilik edenlerithe good-doers
🇹🇷 2:195 Allah yolunda mal harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve güzel hareket edin. Çünkü Allah güzellik ve iyilik edenleri sever.
ve tamamlayınAnd completehaccıthe Hajjve ömreyiand the UmrahAllah içinfor AllaheğerAnd ifengellenmiş olursanızyou are held backşeyi (kesin)then (offer) whateverkolayınıza gelen(can be) obtained with easekurbandanofkurbanlıkthe sacrificial animaltıraş etmeyinAnd (do) nottıraş etmeyinshavebaşlarınızıyour headskadaruntilvarıncayareacheskurbanthe sacrificial animalyerine(to) its destinationkim (varsa)Then whoeverolanisiçinizdenamong youhastaillya daorbulunanhe (has)bir rahatsızlığıan ailmentbaşındanofbaşıhis headfidye (versin)then a ransomoruçtanoforuç tutanfastingveyaorsadakadancharityveyaorkurbandansacrificezamanThen whengüvene kavuştuğunuzyou are securekimsethen whoeverfaydalanmak isteyentook advantageömre ileof the Umrahkadarfollowedhac (zamanın)a(by) the Hajjşeyi (kessin)then (offer) whateverkolayına geleni(can be) obtained with easekurbandanofkurbanlıkthe sacrificial animalkimseBut whoever(kurban) bulamayan(can) notbulurlarfind oruç tutarthen a fastüç(of) threegündayshacdaduringhacthe Hajjve yedi günand seven (days)zamanwhendöndüğünüzyou returnböyleceThison (gündür)(is) ten (days)tamamıin allbuThatkimseler içindir(is) for (the one) whoseolmayanlarnot…dırisailesihis familyhazırpresentMescid-i(near) Al-MasjidHaram'daAl-HaraamsakınınAnd fearAllah'tanAllahve bilin kiand knowgerçektenthatAllah'ınAllahşiddetlidir(is) severecezası(in) retribution
🇹🇷 2:196 Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Bununla beraber bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca kadar umre ile sevab kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescidi Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.
Hac(For) the Hajjaylardadır(are) monthsbilinenwell knownkimthen whoeverfarz ederse (kendisine)undertakesonda (o aylarda)thereinhaccıthe Hajjyokturthen nokadına yaklaşmaksexual relationsve yokturand nogünaha sapmakwickednessyokturand nokavga etmekquarrellinghacdaduringhacthe Hajjne varsaAnd whateveryaptığınızyou doiyiliktenofiyigoodonu bilirknows itAllahAllahve yanınıza azık alınAnd take provisionşüphesiz(but) indeeden hayırlısı(the) bestazığınprovisiontakvadır(is) righteousnessve benden sakınınAnd fear MeEy sahipleriO menakıl(of) understanding
🇹🇷 2:197 Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
yokturNot issizin içinon youbir günahany sinaramanızdathatararsınızyou seeklutfunubountyRabbinizinfromRabbinyour LordzamanAnd whenayrılıp akın ettiğinizyou departArafattanfromArafat(Mount) Arafatanın (hatırlayın)then rememberAllah'ıAllahyanındanearMeş'ar-ithe MonumentHaram[the] SacredO'nu anınAnd remember Himgibiassizi hidayet ettiğiHe (has) guided youve[and] thoughsiz idinizyou wereO'ndan önce[from]ondan öncebefore [it]sapıklardansurely amongsapanlarthose who went astray
🇹🇷 2:198 Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ari Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.
sonraThensiz de akın edindepartyerdenfromher neredewhereverakın ettiğidepartinsanlarınthe peopleve mağfiret dileyinand ask forgivenessAllah'tan(of) AllahşüphesizIndeedAllahAllahGafurdur(is) Oft-ForgivingRahimdirMost Merciful
🇹🇷 2:199 Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
zamanThen whenbitirinceyou complete[d]ibadetleriniziyour acts of worshipanınthen rememberAllah'ıAllahandığınız gibias you rememberatalarınızıyour forefathersveyaordaha kuvvetli(with) greaterbir anışlaremembranceinsanlardanAnd frominsanlarthe peoplekimiwhoder kisayRabbimizOur Lordbize verGrant usdünyadaindünyathe worldve yokturAnd notonunfor himahiretteinahiretthe Hereafterhiçbir[of]nasibiany share
🇹🇷 2:200 Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan kimisi: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!" der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.
ve onlardanAnd from thosekimi dewhoderkisayRabbimizOur Lordbize verGrant usdünyada daindünyathe worldgüzellikgoodahirette deand inahiretthe Hereaftergüzellikgoodve bizi koruand save usazabından(from the) punishmentateş(of) the Fire
🇹🇷 2:201 Yine onlardan: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!" diyenler vardır.
işteThose onlara vardırfor thembir pay(is) a sharekazandıklarındanof whatkazandılarthey earnedAllahand Allahçabuk görendir(is) swifthesabı(in taking) account
🇹🇷 2:202 İşte onlar için, kazandıklarından bir nasib vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür.
ve anınAnd rememberAllah'ıAllahgünlerdeduringgünlerdayssayılınumberedkimThen (he) whoacele edersehurriesiki gün içindeiniki güntwo daysyokturthen nogünahsinonaupon himve kimand whoevergeri kalırsadelaysyokturthen nogünahsinona daupon himkimse içinfor (the one) whosakınanfearskorkunAnd fearAllah'tanAllahve bilin kiand knowşüphesiz sizthat youO'nun huzurunaunto Himtoplanacaksınızwill be gathered
🇹🇷 2:203 Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin (tekbir alın). Bunlardan kim iki gün içinde (Mina'dan) dönmek için acele ederse ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Ama bu, takva sahipleri içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, siz ancak O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız.
insanlardanAnd ofinsanlarthe peoplekiminin(is the one) whosenin hoşuna giderpleases yousözü(with) his speechdairinhayatınathe lifedünya(of) the worldve şahid tutarand he calls to witnessAllah'ıAllaholanaonnewhatkalbinde(is) inkalbihis heartoysa oand heen azılısıdır(is) the most quarrelsomehasımların(of) opponents
🇹🇷 2:204 İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Halbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.
zamanAnd whendöndüğühe turns awayçalışırhe strivesyeryüzündeinyeryüzüthe earthbozgunculuğato spread corruptionorada[in it]ve yok etmeğeand destroysekinthe cropsve nesliand progenyAllahAnd Allahsevmez(does) notseverlerlovebozgunculuğu[the] corruption
🇹🇷 2:205 İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.
ve zamanAnd whendendiğiit is saidonato himkorkFearAllah'tanAllahkendisini sürüklertakes himgururu(his) pridegünahato [the] sinsartık ona yeterThen enough for himcehennem(is) Hell ve ne kötü[and] surely an evilbir yataktır o[the] resting-place
🇹🇷 2:206 Ona: "Allah'tan kork!" dendiği zaman da kendisini onuru (gururu) günah işlemeye sevkeder. Cehennem de onun hakkından gelir. O ne kötü bir yataktır!
insanlardanAnd ofinsanlarthe peopleöylesi var ki(is the one) whosatarsellskendisinihis own selfaramak içinseekingrızasınıpleasureAllah'ın(of) AllahAllah daAnd Allahçok şefkatlidir(is) full of Kindnesskullar(ın)ato His servants
🇹🇷 2:207 Yine insanlardan kimi de vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok merhametlidir.
eyO youkimelerwhoiman eden(ler)believe[d]girinEnterislama (veya barışa)inİslâmIslamhepiniz birliktecompletelyizlemeyinand (do) notuyarlarfollowadımlarınıfootstepsşeytanın(of) the Shaitaançünkü oIndeed, hesize(is) for youdüşmandıran enemyapaçıkopen
🇹🇷 2:208 Ey iman edenler! Hepiniz barış ve selamete girin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin aranızı açan belli bir düşmandır.
eğerThen ifkayarsanızyou slipsonrafromsonraaftersize geldikten[what]sana geldicame to youaçık deliller(from) the clear proofsbilin kithen knowşüphesizthatAllahAllahdaima üstündür(is) All-Mightyhüküm ve hikmet sahibidirAll-Wise
🇹🇷 2:209 Size bunca deliller geldikten sonra yine kayarsanız, iyi bilin ki, Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
mı?Aregözlüyorlarthey waitinggelmesini[except]şuthatonlara gelircomes to themAllah'ınAllahiçindeingölgeler(the) shadowsbuluttanofbulutlar[the] cloudsve meleklerinand the Angelsve bitirilmesiniand is decreedişinthe matter(halbuki)And toAllah'aAllahdöndürülürreturnbütün işler(all) the matters
🇹🇷 2:210 Onlar sadece gözetiyorlar ki, Allah, buluttan gölgelikler içinde meleklerle birlikte geliversin de iş bitiriliversin. Halbuki bütün işler Allah'a döndürülüp götürülür.
sorAskoğullarına(the) Childrenİsrail(of) Israelnicehow manyonlara verdikWe gave themayetlerdenofayet(ler)(the) Sign(s)açıkclearve kimAnd whoeverdeğiştirirsechangesni'metiniFavorAllah'ın(of) Allahsonrafromsonraaftergeldikten[what]ona geldiit (has) come to him şüphesizthen indeedAllah'ınAllahçetindir(is) severecezasıin [the] chastising
🇹🇷 2:211 İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik. Fakat Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse, şüphe yok ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir.
süslü gösterildiBeautifiedkimselerefor those whoinkar edenleredisbelieve[d]hayatı(is) the lifedünya(of) the worldve alay ederlerand they ridiculekimselerle[of]onlar kithose whoinanan(lar)believe[d]ve kimselerleAnd those whotakva sahiplerifear (Allah)onlardan üstündürler(they will be) above themgününde(on the) Daykıyamet(of) ResurrectionAllahAnd Allahrızık verirprovideskimseyewhomdilediğiHe willshesapsızwithoutölçümeasure
🇹🇷 2:212 Dünya hayatı, inkar edenler için bezendi. (Onlar), iman edenlerle eğleniyorlar. Halbuki takva sahibi olan o müminler, kıyamet günü onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
idiWasinsanlarmankindümmeta communitybir teksinglesonra gönderdithen raised upAllahAllahpeygamberleri[the] Prophetsmüjdeciler(as) bearers of glad tidingsve uyarıcılar olarakand (as) warnersve indirdiand sent downonlarla beraberwith themKitabıthe Bookhak olarakin [the] truthhükmetmek üzereto judgearasındabetweeninsanlar[the] people(konularda)in whatanlaşmazlığa düştüklerithey differedonda[in it]veAnd (did) notanlaşmazlığa düştü(ler)differ[ed]o(Kitap hakkı)ndain itdışındaexceptkendilerinethose who(Kitap) verilmiş olanlarwere given itsonrafromsonraafterkendilerine geldikten[what]onlara geldicame to themaçık delillerthe clear proofssırf kıskançlıktan ötürü(out of) jealousyaralarındakiamong themselvesbunun üzerine ilettiAnd guidedAllahAllahkimselerithose whoiman edenbelieve[d]ayrılığa düştükleriregarding whatayrılığa düştülerthey differedkendisinde[in it]gerçeğeofhakthe Truthkendi izniylewith His permissionAllahAnd AllahiletirguideskimseyiwhomdilediğiHe willsyolatobir yola pathdoğrustraight
🇹🇷 2:213 İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
yoksaOrsandınız (mı)(do) you thinkkithatgireceksinizyou will entercenneteParadisebaşınıza gelmedenwhile notsana geldi(has) come to youdurumulike (came to)geçenlerinthose whogelip geçtipassed awaysizden öncefromsenden öncebefore youonlara dokunmuştuTouched themsıkıntı[the] adversityve yoksullukand [the] hardshipve sarsılmışlardı kiand they were shakennihayetuntildiyorlardısaidpeygamberthe Messengerve kimselerand those whoinananbelievedonunla birliktewith himne zamanWhenyardımı[will] (the) helpAllah'ın(of) Allah (come)İyi bilin kiUnquestionablyşüphesiz[Indeed]yardımıhelpAllah'ın(of) Allahyakındır(is) near
🇹🇷 2:214 Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.
sana soruyorlarThey ask younewhat(Allah yolunda) harcayacaklarınıthey (should) spendde kiSayşeyWhateververeceğinizyou spendhayırdanofiyigoodana-baba içindir(is) for parentsve yakınlarand the relativesve öksüzlerand the orphansve yoksullarand the needyve yolda kalmış(lar)and (of)yolcuthe wayfarerve neAnd whateveryaparsanızyou dohayırdanofiyigoodmuhakkakSo indeedAllahAllahonunla birlikteof itbilir(is) All-Aware
🇹🇷 2:215 Ey Muhammed! Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.
yazıldı (farz kılındı)Is prescribedsizeupon yousavaş[the] fightinghalbuki owhile ithoşunuza gitmez(is) hatefulsizinto youolur ki bazenBut perhapshoşlanmadığınız[that]hoşlanmazsınızyou dislikebir şeya thingoand ithayırlıdır(is) goodsizin içinfor youve olur kiand perhapshoşlandığınız[that]seversinizyou lovebir şey (de)a thingoand itkötüdür(is) badsizin içinfor youAllahAnd Allahbilirknowssiz isewhile youbilmezsiniz(do) notbilirlerknow
🇹🇷 2:216 Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
sana soruyorlarThey ask youayındaaboutaythe monthharam[the] sacred savaşmaktan(concerning) fightingondain itde kiSaysavaşFightingO (aylar)dathereinbüyük bir günahtır(is) a great (sin)ve alıkoymakbut hindering (people)yolundanfromyol(the) wayAllah(of) Allahve inkar etmekand disbeliefO'nuin Himve Mescid-iand (preventing access to) Al-MasjidHaram(dan)Al-Haraamsürüp çıkarmakand driving outhalkınıits peopleondan (Mekke'den)from itdaha büyük (bir günahtır)(is) greater (sin)yanındanearAllahAllahve fitneAnd [the] oppressiondaha büyük(bir günah)tır(is) greateröldürmektenthanöldürme[the] killingvazgeçmezlerAnd notvazgeçeceklerthey will ceasesizinle savaşmaktan(to) fight with youkadaruntilsizi döndürünceyethey turn you awaydininizdenfromdininizyour religioneğerifgüçleri yetsethey are ableve kimAnd whoeverdönerturns awaysizdenamong youdinindenfromdinihis religionve ölürsethen diesve owhile hekafir olarak(is) a disbelieveriştefor thoseboşa çıkmıştırbecame worthlessonların bütün yaptıklarıtheir deedsdünyada (da)indünyathe worldahirette (de)and the Hereafterve onlarAnd thosehalkıdır(are) companionsateş(of) the Fireve onlartheyoradain itsürekli kalacaklardır(will) abide forever
🇹🇷 2:217 Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkar etmek, insanları, Mescidi Haram'dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
muhakkakIndeedkimselerthose whoiman edenlerbelievedve kimselerand those whove hicret edenleremigratedve cihat edenlerand stroveyolundainyol(the) wayAllah(of) Allah işte onlarthoseumarlarthey hoperahmetini(for) MercyAllah'ın(of) AllahAllahAnd Allahçok bağışlayan(is) Oft-Forgivingçok merhamet edendirMost Merciful
🇹🇷 2:218 Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
sana soruyorlarThey ask youşaraptanaboutiçki[the] intoxicantsve kumardanand [the] games of chancede kiSayo ikisinde vardırIn both of themgünah(is) a sinbüyükgreatve bazı yararlarand (some) benefitsinsanlar içinfor [the] peoplefakat onların günahıBut sin of both of themdaha büyüktür(is) greateryararındanthanikisinin faydası(the) benefit of (the) twove sana soruyorlarAnd they ask younewhatinfak edeceklerinithey (should) spendde kiSayAf (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)The surplusböyleThusaçıklıyormakes clearAllahAllahsizeto youayetleri[the] Versesumulur kiso that you maydüşünürsünüzponder
🇹🇷 2:219 Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür. Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.
(hakkında)Concerningdünyathe worldve ahiretand the Hereafterve sana soruyarlarThey ask youöksüzlerdenaboutyetimlerthe orphansde kiSayıslah etmekSetting right (their affairs)onları(n durumlarını)for themhayırlıdır(is) bestve eğerAnd ifonlara karışırsanızyou associate with themsizin kardeşlerinizdirthen they (are) your brothersAllahAnd Allahbilirknowsbozanıthe corrupterıslah edendenfromıslah edenthe amenderve eğerAnd ifdileseydi(had) willedAllahAllahsizi zora sokardısurely He (could have) put you in difficultiesşüphesizIndeedAllahAllahdaima üstündür(is) All-Mightyhüküm ve hikmet sahibidirAll-Wise
🇹🇷 2:220 Dünya ve ahiret hakkında (düşünürsünüz.) Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar hakkında yapacağınız bir ıslah, işlerine karışmamaktan daha hayırlıdır. Eğer onlara karışırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla ıslah ediciyi bilir, birbirinden ayırd eder. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
evlenmeyinAnd (do) notnikâhlarsınız[you] marrymüşrik (Allah'a ortak koşan) kadınlarla[the] polytheistic womenkadaruntilinanıncayathey believebir cariyeAnd a bondwomaninanan(who is) believingdaha hayırlıdır(is) betterortak koşan (hür) kadındanthanmüşrik bir kadına polytheistic womanve eğer[and] even ifhoşunuza gitse bileshe pleases youevlendirmeyinAnd (do) not(kadınlarınızı) nikâhlamayıngive in marriage (your women)ortak koşan erkeklerle(to) [the] polytheistic menkadaruntiliman edinceyethey believeve bir köleand a bondmaninanan(who is) believingdaha hayırlıdır(is) bettermüşrik erkektenthanmüşrik bir erkeka polytheistic maneğer[and] even ifhoşunuza gitse bilehe pleases you(Zira) onlar[Those]çağırıyorlarthey inviteateşetoateşthe FireAllah iseand AllahçağırıyorinvitescennetetocennetParadiseve mağfireteand [the] forgivenessizniyleby His permissionve açıklarAnd He makes clearayetleriniHis Versesinsanlarafor the peopleumulur kiso that they maydüşünürlertake heed
🇹🇷 2:221 Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar.
ve sana soruyorlarAnd they ask youadet görmedenabouthayız[the] menstruationde kiSayoIteziyettir(is) a hurtçekilinso keep away (from)kadınlardan[the] womensüresinceduringadet(their) [the] menstruationonlara yaklaşmayınAnd (do) notonlara yaklaşınapproach themkadaruntiltemizleninceyethey are cleansedzamanThen whentemizlendiklerithey are purifiedonlara varınthen come to themyerdenfromneredewheresize emrettiğihas ordered youAllah'ınAllahşüphesizIndeedAllahAllahseverlovestevbe edenlerithose who turn in repentanceve severand lovestemizlenenlerithose who purify themselves
🇹🇷 2:222 Ey Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.
kadınlarınızYour wivesbir tarladır(are) a tilthsizin içinfor youvarınso cometarlanıza(to) your tilthbiçimdewhendilediğinizyou wishve hazırlık yapınand send forth (good deeds)kendiniz içinfor yourselvesve sakınınAnd be consciousAllah'tan(of) Allahve bilin kiand knowşüphesiz sizthat youO'na kavuşacaksınız(will) meet Himve müjdele;And give glad tidingsİnananları(to) the believers
🇹🇷 2:223 Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!
kılmayınAnd (do) notyaparmakeAllah'ıAllah's (name)engelan excuseyeminlerinizein your oathsiyilik etmenizethatiyilik yaparsınızyou do goodve sakınmanızaand be righteousve düzetmeyeand make peacearasınıbetweeninsanların[the] peopleAllahAnd Allahişitendir(is) All-HearingbilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:224 Sözünüzde durmanız, kötülükten sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için, Allah'ı yeminlerinize hedef veya siper edip durmayın. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
sizi sorumlu tutmazNotsizi sorumlu tutarwill take you to taskAllahAllahkasıtsızfor (what is) unintentionaldolayıinyeminlerinizdenyour oathsfakat[and] butsorumlu tutarHe takes you to taskdolayıfor whatkazandığından(have) earnedkalblerinizinyour heartsAllahAnd Allahbağışlayandır(is) Oft-ForgivinghalimdirMost Forbearing
🇹🇷 2:225 Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağıv (herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yemin)dan sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.
kimseler içinFor those whoyaklaşmamağa yemin edenlerswear (off)kadınlarınafromeşleritheir wivesbekleme (hakkı) vardır(is a) waiting (of)dörtfouraymonthseğerthen if(o süre içinde) dönerlersethey return şüphesizthen indeedAllahAllahbağışlayan(is) Oft-Forgivingmerhamet edendirMost Merciful
🇹🇷 2:226 Kadınlarından îlâ edenler (onlara yaklaşmamaya yemin edenler) için dört ay beklemek vardır. Eğer bu yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
eğerAnd ifkesin karar verirlersethey resolveboşamaya(on) [the] divorce şüphesizthen indeedAllahAllahişitendir(is) All-HearingbilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:227 Yok eğer boşamaya karar vermişlerse, şüphesiz ki Allah söylediklerini işitir, kurduklarını bilir.
boşanmış kadınlarAnd the women who are divorcedgözetlerlershall waitkendileriniconcerning themselvesüç(for) threekur' (üç adet veya üç temizlik süresi)monthly periodshelal olmazAnd (it is) nothelâllawfulkendilerinefor themgizlemelerithatgizlerlerthey concealyarattığınıwhatyaratıldı(has been) createdAllah'ın(by) Allahkendi rahimlerindeinrahimleritheir wombseğerifidiyselertheyinanıyorbelieveAllah'ain Allahve gününeand the Dayahiret[the] LastkocalarıAnd their husbandshak sahibidirler(have) better rightonları geri almağato take them backbu aradaino (süre)that (period)eğerifisterlersethey wishbarışmak(for) reconciliation(kadınların) vardırAnd for themgibi(is the) like(erkeklerin) kendileri üzerindeki(of) that whichonların üzerinedir(is) on them(örfe uygun) haklarıin a reasonable mannererkeklerin (hakları)and for the menonlar (kadınlar) üzerindeover thembir derece fazladır(is) a degreeAllahAnd Allahazizdir(is) All-MightyhakimdirAll-Wise
🇹🇷 2:228 Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç adet süresi beklerler ve Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri, kendilerine helâl olmaz. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa gizlemezler. Kocaları da, barışmak istedikleri takdirde o süre içersinde onları geri almaya daha layıktırlar. O kadınların, üzerlerindeki meşru hak gibi, kendilerinin de hakları vardır. Yalnız erkekler için, onların üzerinde bir derece vardır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
boşamaThe divorceiki defadır(is) twiceya tutmak (lazım)dırThen to retainiyiliklein a reasonable mannerya daorsalıvermekto release (her)güzelcewith kindnesshelal değildirAnd (it is) nothelâllawfulsizefor yougeri almanızthatgeri alırsınızyou take (back)şeylerdenwhateveronlara verdiğinizyou have given thembir şeyanythingbaşkaexcepteğerifkorkarlarsaboth fearkoruyamamaktanthat notikisinin korumasıthey both (can) keepsınırlarını(the) limitsAllah'ın(of) AllaheğerBut ifkorkarsanızyou fearkoruyamamaktanthat notikisinin korumasıthey both (can) keepsınırlarını(the) limitsAllah'ın(of) Allahyokturthen (there is) nobir günahsinikisine deon both of them(kadının ayrılmak için verdiği)in whatfidyeshe ransomshakkındaconcerning itişte bunlarThesesınırlarıdır(are the) limitsAllah'ın(of) Allahsakın bunları aşmayınso (do) notonları aşmayıntransgress themve kim(ler)And whoeveraşarsatransgressessınırlarını(the) limitsAllah'ın(of) Allahiştethen those onlartheyzalimlerdir(are) the wrongdoers
🇹🇷 2:229 Boşamak (talak) iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız da size helâl olmaz. Ancak Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkmaları başka. Eğer siz de bunların, Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkarsanız, kadının, ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde artık ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın çizdiği hudududur. Sakın bunları aşmayın, Her kim Allah'ın hududunu aşarsa, işte onlar zalimlerdir.
eğerThen if(erkek) yine boşarsahe divorces herhelal olmazthen (she is) nothelâllawfulonafor himartık bundan sonrafromondan sonraafter (that)kadaruntil(kadın) nikahlanıncayashe marrieskocayaa spousebaşka birother than himeğerThen ifO (vardığı adam) da boşarsahe divorces heryokturthen nobir günahsinkendilerineon themtekrar birbirlerine dönmelerindeifbirbirlerine dönerlerthey return to each othereğerifinanırlarsathey believekoruyacaklarınathatkoruyabileceklerthey (will be able to) keepsınırlarını(the) limitsAllah'ın(of) Allahişte bunlarAnd thesesınırlarıdır(are the) limitsAllah'ın(of) AllahaçıklamaktadırHe makes them clearbir toplum içinto a peoplebilenwho know
🇹🇷 2:230 Eğer kadını bir daha boşarsa, bundan sonra artık başka bir kocaya varıncaya kadar ona helâl olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın hududunu sağlam tutacaklarını ümid ettikleri takdirde öncekilerin birbirlerine dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın tayin ettiği hudududur. Bunları, bilen bir kavim için açıklıyor.
zamanAnd whenboşadığınızyou divorcekadınlarıthe womenulaştıklarındaand they reach(iddetlerinin) sonunatheir (waiting) termya onları tutunthen retain themiyiliklein a fair mannerya daorbırakınrelease themiyiliklein a fair manneronları (yanınızda) tutmayınAnd (do) notonları tutmayınretain themzarar vermek için(to) hurthaklarına tecavüz edipso that you transgresskimAnd whoeveryaparsadoesbunuthatmuhakkakthen indeedzulmetmiştirhe wrongedkendinehimselfedinmeyinAnd (do) notalırlartakeayetlerini(the) VersesAllah'ın(of) Allaheğlence(in) jestdüşününand rememberni'metini(the) FavorsAllah'ın(of) Allahsize olanupon youindirdikleriniand whatvahyolunur(is) revealedsizeto youKitaptanofKitapthe Bookve Hikmet(ten)and [the] wisdomsize öğüt vermek içinHe instructs youonunlawith itve korkunAnd fearAllah'tanAllahve bilin kiand knowşüphesizthatAllahAllah (is)herof everyşeyithingbilirAll-Knower
🇹🇷 2:231 Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık kendilerini ya iyilikle tutun veya güzellikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini alay konusu edinmeyin, Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayıp, düşünün. Hem Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir.
ve zamanAnd whenboşadığınızyou divorcekadınları[the] womenulaştıklarındaand they reached(iddetlerinin) sonunatheir (waiting) termengel olmayınthen (do) notonları alıkoyarhinder themevlenmelerine[that]nikâhlamaktan(from) marrying(eski) kocalarıylatheir husbandstakdirdewhenanlaştıklarıthey agreekendi aralarındabetween themselvesgüzelcein a fair mannerbuThatverilen bir öğüttüris admonishedonunlawith itkimseyewhoeverolan[is]içinizdenamong youinananbelievesAllah'ain Allahve gününeand the Dayahiret[the] Lastbuthatdaha iyi(is) more virtuoussizin içinfor youve daha temizdirand more purerAllahAnd Allahbilirknowsve sizand youbilmezsiniz(do) notbilirlerknow
🇹🇷 2:232 Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında meşru bir şekilde rızalaştıkları takdirde, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp, engellemeyin. İşte bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Bu, sizin hakkınızda daha hayırlı ve daha nezihtir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
ve annelerAnd the mothersemzirirlershall suckleçocuklarınıtheir childreniki yıl(for) two yearstamcompletekimse içinfor whoeveristeyenwishestamamlamaktotamamlayıncompleteemzirmeyithe sucklingüzerinedirAnd uponbabanınthe father(çocuk kendisine ait olan)(on) himonların yiyecekleri(is) their provisionve giyecekleriand their clothinguygun biçimdein a fair manneryükümlü tutulmazNotyük vuruluris burdenedhiç kimseany soulbaşkaexceptgücünün yettiğindenits capacityzarara sokulmasınNoteziyet edildimade to suffer(ne) anne(the) motherçocuğu yüzündenbecause of her childve (ne de)and notbaba(the) father(çocuğun aidolduğu)(be)çocuğu yüzündenbecause of his childve üzerindeAnd onmirasçınınthe (father's) heiraynı (yükümlülük var)dır(is a duty) likebununthat (of the father)eğerThen ifisterlersethey both desiresütten kesmekweaningrızalarıylathroughkarşılıklı rızamutual consentkendi aralarındaof both of themve danışarakand consultationyokturthen nogünahblamekendilerineon both of themeğerAnd ifistersenizyou want(sütannesi tutup) emzirtmektobaşka bir kadına emzirtirsenizask another women to suckleçocuklarınızıyour childyine yokturthen (there is) nobir günahblameüzerinizeon yousonrawhenverdiktenyou payşeyi (ücreti)whatverdiğinizyou givegüzelcein a fair mannerve korkunAnd fearAllah'tanAllahve bilin kiand knowşüphesizthatAllahAllahher şeyiof whatyaptığınızyou dogörmektedir(is) All-Seer
🇹🇷 2:233 Anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri geleneklere uygun olarak bir borçtur. Bununla beraber herkes ancak gücüne göre mükellefolur. Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Varise düşen de yine aynı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Bununla beraber Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görür.
kimselerinAnd those whoölen(ler)pass awayiçinizdenamong yougeriye bıraktıklarıand leave behindeşleriwives(bekleyip) gözetlerler(the widows) should waitkendilerinifor themselvesdört(for) fouraymonthsve on (gün)and ten (days)zamanThen whenbitirdiğithey reachsürelerinitheir (specified) termyokturthen (there is) nobir günahblamesizeupon youyapmalarındafor whatyaparlarthey doiçinconcerningkendilerithemselvesuygun olanıin a fair mannerAllahAnd Allahyaptıklarınızdanof whatyaparsınızyou dohaberdardır(is) All-Aware
🇹🇷 2:234 İçinizden vefat edip de geride eşler bırakan kimselerin hanımları, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. İddet (bekleme) sürelerini bitirdikleri zaman, artık kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları hareketten size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
yokturAnd (there is) nobir günahblamesizeupon youüstü kapalı biçimde bildirmenizdenin whatüstü kapalı söylersinizyou hintona[with it]evlenme isteğiniziofevlenme teklifimarriage proposalkadınlara[to] the womenyahutorgizlemenizdenyou conceal itiçinizdeinkendinizyourselvesbilirKnowsAllahAllahşüphesiz sizinthat youonları anacağınızıwill mention themfakat[and] butsakın onlarla sözleşmeyin(do) notonlara (dul kadınlara) söz vermeyinpromise them (widows)gizli(buluşma)yasecretlydışındaexceptsöylemenizthatdersinizyou saybir söza sayingiyi (meşru)honorableve kalkışmayınAnd (do) notkesin karar vermeyinresolve (on)akdine (kıymaya)the knotnikah(of) marriagekadaruntilulaşıncayareachesyazılanın (iddetinin)the prescribed termsonunaits endve bilin kiAnd knowşüphesizthatAllahAllahbilirknowsşeyiwhatiçinizden geçen(is) withinkendinizyourselvesO'ndan sakınınso beware of Himve yine bilin kiAnd knowşüphesizthatAllahAllahbağışlayandır(is) Oft-ForgivinghalimdirMost Forbearing
🇹🇷 2:235 Böyle kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız. Fakat meşru bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Farz olan iddet sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin (kesin karar vermeyin). Bilin ki Allah gönlünüzdekini bilir. Öyle ise O'nun azabından sakının. Yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır.
yoktur(There is) nobir günahblamesizeupon youeğerifboşarsınızyou divorcekadınları[the] womenhenüz dokunmadanwhomdeğilnotdokundunuzyou have touchedya danorbelirlemedenyou specifiedonlarafor themmehir(lerini)an obligation (dower)ve onları faydalandırsınAnd make provision for them eli geniş olanuponzenginlerthe wealthykendi gücü nisbetindeaccording to his meanseli dar olan daand uponyoksullarthe poorkendi gücü nisbetindeaccording to his means bir geçimliklea provisiongüzelin a fair mannerbu bir borçtura dutyüzerineuponiyilik edenlerinthe good-doers
🇹🇷 2:236 Eğer kadınları, kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız (bunda) size bir vebal yoktur. Şu kadar ki onlara (mal verip) faydalandırın. Eli geniş olan hâline göre, eli dar olan da haline göre ve güzellikle faydalandırmalıdır. Bu, iyilik yapanlar üzerine bir borçtur.
ve eğerAnd ifonları boşarsanızyou divorce themöncefromöncebeforehenüz dokunmadan[that]onlara dokundunuzyou (have) touched themtakdirdewhile already(bir mehir) tesbit ettiğinizyou have specifiedonlar içinfor themvermeniz gerekiran obligation (dower)yarısınıthen (give) halfşeyin (mehrin)(of) whattesbit ettiğinizyou have specifiedhariçunless(kadının) vazgeçmesi[that](kadınlar) vazgeçerlerthey (women) forgo (it)veyaorvazgeçmesiforgoeskimsenin (erkeğin)the oneelinde olanin whose handsakdi(is the) knotnikah(of) the marriage(erkekler) sizin affetmenizAnd thatvazgeçersenizyou forgodaha yakındır(is) nearertakvayato [the] righteousnessunutmayınAnd (do) notunutursunuzforgetiyilik etmeyithe graciousnessbirbirinizeamong youşüphesizIndeedAllahAllahşeyleriof whatyaptıklarınızyou dogörür(is) All-Seer
🇹🇷 2:237 Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ey erkekler! sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın şüphesiz ki Allah, her ne yaparsanız hakkiyle görür.
koruyunGuard strictlynamazları[on]namazlarthe prayersve namazıand the prayer orta[the] middleve durunand stand upAllah('ın huzurun)afor Allahgönülden bağlılık ve saygı iledevoutly obedient
🇹🇷 2:238 Namazlara ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun.
eğerAnd if(bir tehlikeden) korkarsanızyou fearyayathen (pray) on footyahutorbinmiş olarakridingzaman daThen whengüvene kavuştuğunuzyou are secureanınthen rememberAllah'ıAllahşekildeassize öğrettiğiHe (has) taught youşeyleriwhatolmadığınıznotidinizyou werebiliyorknowing
🇹🇷 2:239 Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın, (korkudan) emin olduğunuz zaman da böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin (namazlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile kılın).
ve kimselerAnd those whoölendieiçinizdenamong youve geriye bırakan(erkek)lerand leave behindeşler(their) wivesvasiyyet etsinler(should make) a willeşlerininfor their wivesgeçimlerinin sağlanmasınıprovisionkadarforbir yılathe year(evlerinden) çıkarılmadanwithoutçıkarmakdriving (them) outşayetBut ifkendileri çıkarlarsathey leaveyokturthen nobir günahblamesizin içinupon youbir şeyinnewhatyapmalarındathey dohakkındaconcerningkendilerithemselvesuygun olanı[of]güzelcehonorablyAllahAnd Allahdaima üstündür(is) All-Mightyhüküm ve hikmet sahibidirAll-Wise
🇹🇷 2:240 İçinizden hanımlarını geride bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Bununla birlikte eğer kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru bir hareketten dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
ve boşanmış kadınlarınAnd for the divorced womengeçimlerini sağlamak(is) a provisionuygun olan şekildein a fair manner bir haktır (borçtur)a dutyüzerineuponmüttakilerthe righteous
🇹🇷 2:241 Boşanmış kadınlar için de meşru ve geleneğe uygun şekilde bir meta'(intifa hakkı) vardır ki verilmesi, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
böyleThusaçıklamaktadırmakes clearAllahAllahsizefor youayetleriniHis Versesumulur kiso that you maydüşünürsünüzuse your intellect
🇹🇷 2:242 İşte akıllarınız ersin diye, Allah size âyetlerini böylece açıklıyor.
görmedin mi?Did notgörürsünyou seekimseleri[to]onlar kithose whoçıkanlarıwent outyurtlarındanfromyurtlarıtheir homesve onlarand theybinlerce kişi iken(were in) thousandskorkusuyla(in) fearölüm(of) [the] deathdemiştiThen saidonlarato themAllahAllahÖlün!Diesonrathenkendilerini diriltmiştiHe restored them to lifeşüphesizIndeedAllahAllahsahibidir(is) surely Possessorikram(of) bountykarşıforinsanlara[the] mankindama[and] butçoğumostinsanların(of) the peopleşükretmezler(are) notşükredengrateful
🇹🇷 2:243 Görmedin mi o kimseleri ki kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıktılar. Allah da kendilerine "ölün!" dedi, sonra da onlara bir hayat verdi. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların pek çokları şükretmezler.
ve savaşınAnd fightyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahve bilin kiand knowşüphesizthatAllahAllahişitendir(is) All-HearingbilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:244 O halde Allah yolunda çarpışın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
kimdirWhoo kimse(is) the onekimwhoborç olarak verecekwill lendAllah'a(to) Allah bir borcua loangüzelgoodarttırması karşılığndaso (that) He multiplies itonafor him fazlasıylamanifoldskat katmanyAllahAnd Allah(rızkı) kısar dawithholdsaçar daand grants abundanceve hep O'naand to Himdöndürüleceksinizyou will be returned
🇹🇷 2:245 Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.
görmedin mi?Did notgörürsünyou seeileri gelenlerini[towards]ileri gelenlerthe chiefsoğullarınınofoğulları(the) Childrenİsrail(of) IsraelsonrafromsonraafterMusa'danMusahaniwhendemişlerdithey saidPeygamberlerineto a Prophetonlarof theirsgönderAppointbizefor usbir hükümdara king(onun önderliğinde) savaşalımwe may fightyolundainyol(the) wayAllah(of) AllahdediHe saidolurmu ki?Wouldbelki senyou perhaps eğerifyazılınca (farz kılınınca)prescribedsizeupon yousavaş[the] fightingsavaşmazsanızthat notsavaşırsınızyou fightdediler kiThey saidbizlerAnd whatbizim içinfor usneden savaşmayalımthat notsavaşırızwe fightyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahoysawhile surelybiz çıkarılıp sürüldükwe have been drivenyurtlarımızdanfromevlerimizour homesve oğullarımız(ın arasın)danand our childrenfakatYet, whenyazılıncawas prescribedkendilerineupon themsavaşthe fightingyüz çevirdilerthey turned awayhariçexceptpek azıa fewiçlerindenamong themAllahAnd Allahbilir(is) All-Knowingzalimleriof the wrongdoers
🇹🇷 2:246 Baksana, İsrail oğullarının Musa'dan sonra ileri gelenlerine! Hani onlar, bir peygamberlerine: "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım..." dediler. O da: "Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmamazlık eder misiniz?" dedi. Onlar: "Bize ne oldu da yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda savaşmayalım?" dediler. Bunun üzerine savaş kendilerine farz kılınınca da onlardan pek azı hariç, yüz çevirdiler. Ama Allah, o zalimleri bilir.
ve dedi kiAnd saidonlarato thempeygamberleritheir ProphetgerçektenIndeedAllahAllahelbette(has) surelygönderdiraisedsizefor youTalut'uTaluthükümdar(as) a kingdediler kiThey saidnasılHowolabilircan beonunfor himhükümdarlık (mülk)the kingshipbizim üzerimizeover usbizwhile wedaha layıkız(are) more entitledhükümdarlığato kingshipondanthan himve verilmemiştirand notona verildihe has been givengenişlikabundancemaldanofmal[the] wealthdediHe saidşüphesizIndeedAllahAllahonu (hükümdar) seçtihas chosen himsizin üzerinizeover youve onun artırdıand increased himgücünüabundantlybilgisinininilim[the] knowledgeve cismininand [the] physiqueAllahAnd AllahverirgivesmülkünüHis kingdomkimseye(to) whomdilediğiHe willsAllah(ın)And Allah(lutfu) geniştir(is) All-Encompassing(O herşeyi) bilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:247 Peygamberleri onlara: "Allah, size hükümdar olmak üzere Talût'u gönderdi." demişti. Onlar: "Ona bizim üzerimize hükümdar olmak nereden geldi? Oysa hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir." dediler. Peygamberleri de "Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir." dedi. Hem Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir.
ve dedi kiAnd saidonlarato thempeygamberleritheir ProphetmuhakkakIndeedalametia signonun hükümdarlığının(of) his kingshipsize gelmesidir(is) thatsize gelecekwill come to you(Allah'ın Ahid sandığı) Tabut'unthe arkonun içindein itbir huzur bulunan(is) tranquilityRabbinizdenfromRabbinyour Lordve bir kalıntıand a remnantgeriye bıraktığındanof whatkaldı(was) leftailesinin(by the) familyMusa(of) Musave ailesininand familyHarun(of) Haruntaşıdığıwill carry itmeleklerinthe AngelsşüphesizIndeedbundainşuthatkesin bir alamet vardır(is) surely a signsizin içinfor youeğerifisenizyou areinanan kimselerbelievers
🇹🇷 2:248 Peygamberleri, onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun, Onun hükümdarlığının alâmeti, size o tabutun gelmesi olacaktır ki onda Rabbinizden bir sekine (sükûnet, gönül rahatlığı), Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye (kalıntı) vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer iman etmiş kimselerden iseniz, bunda sizin için kesin bir ibret, bir alâmet vardır.
ne zaman kiThen whenayrıldığındaset outTâlûtTalutordularlawith the forcesdedi kihe saidşüphesizIndeedAllahAllahsizi deneyecektirwill test youbir ırmaklawith a riverkimSo whoeveriçersedrinksondanfrom itdeğildirthen he is notbendenfrom meve kimand whoeverondan tadmazsa(does) notonu tadıntaste itşüphesiz othen indeed, hebendendir;(is) from medışındaexceptkimseninwhoeveravuçlayantakesbir avuç(in the) holloweliyle(of) his handhepsi içtilerThen they drankondanfrom ithariçexceptpek azıa fewiçlerindenof themnihayetThen when(ırmağı) geçincehe crossed ito (Talut)heve kimselerand those whoiman edenbelievedberaberindekilerwith himdedilerthey saidgücümüz yokNokuvvetstrengthbizimfor usbugüntodayCalut'aagainst Jalutve askerlerine karşıand his troopsdediSaidkimselerthose whokanaat getirenwere certainelbette onlarınthat theykavuşacaklarına(would) meetAllah'aAllahniceHow manytoplulukofbir topluluka companyaz olansmallgalib gelmiştirovercametopluluğaa companyçok olanlargeizniyleby (the) permissionAllah'ın(of) AllahAllahAnd Allahberaberdir(is) withsabredenlerlethe patient ones
🇹🇷 2:249 Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: "Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır)." Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. "Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: "Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir."
ne zamanAnd whenkarşılaşsalarthey went forthCalutto (face) Jalutve askerleriyleand his troopsşöyle dedilerthey saidRabbimizOur LorddökPourüzerimizeon ussabırpatienceve sağlam tutand make firmayaklarımızıour feetve bize yardım etand help uskarşıagainsttopluluğunathe peoplekafirler(who are) disbelieving
🇹🇷 2:250 Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"
derken onları bozdularSo they defeated themizniyleby (the) permissionAllah'ın(of) Allahve öldürdüand killedDavudDawoodCalut'uJalutve ona (Davud'a) verdiand gave himAllahAllahhükümdarlıkthe kingdomve hikmetand the wisdomve ona öğrettiand taught himşeylerithat whichdilediğiHe willedeğerAnd if notsavmasaydı(for the) repellingAllah(by) Allahinsanların[the] people bir kısmınısome of thembir kısmıylewith othersbozulurducertainly (would have) corrupteddünyathe Earthfakat[and] butAllahAllahsahibidir(is) Possessorlutuf(of) bountykarşıtobütün alemlerethe worlds
🇹🇷 2:251 Derken, Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.
bunlarTheseayetleridir(are the) VersesAllah'ın(of) Allahokuyoruz (açıklıyoruz)We recite themsanato youhak olarakin [the] truthelbette senAnd indeed, yougönderilenlerdensin(are) surely ofelçilerthe Messengers
🇹🇷 2:252 İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Onları sana hakkıyla okuyoruz. Şüphesiz ki sen o gönderilen resullerdensin.
3. Cüz
işte oTheseelçiler ki(are) the Messengersüstün kıldıkWe (have) preferredkiminisome of themkarşıoverkimineothersonlardanAmong themkimine(were those with) whomkonuştuspokeAllahAllahve yükselttiand He raisedkimini desome of themderecelerle(in) degreesve verdikAnd We gaveÎsa'yaIsaoğlusonMeryem(of) Maryamaçık delillerthe clear proofsve onu destekledikand We supported himRuh ilewith SpiritKudüs[the] Holyve eğerAnd ifdileseydi(had) willedAllahAllahöldürmezlerdinotbirbirleriyle savaşırlardı(would have) fought each otherkimseleri (milletleri)those whoonların arkasından gelen(came) fromonlardan sonraafter themsonrafromsonraaftergelmiş olduktan[what]onlara geldicame to themaçık delillerthe clear proofsfakat[And] butanlaşmazlığa düştülerthey differedonlardan[so] of themkimileri(are some) whoinandıbelievedve onlardanand of themkimi de(are some) whoinkar ettideniedeğerAnd ifdileseydi(had) willedAllahAllahbirbirlerini öldürmezlerdinotbirbirleriyle savaşırlardıthey (would have) fought each otherama[and] butAllahAllahyapardoesşeyiwhatdilediğiHe intends
🇹🇷 2:253 O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu'lKudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerininkanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
eyO youkimselerwhoinanan(lar)believe[d]infak edinSpendsize verdiğimiz rızıktanof whatsize rızık verdikWe (have) provided youöncefromöncebeforegelmezdenthatgelircomesgüna Dayolmadığınoalışverişinbargainingiçindein itve hiçbirand nodostluğunfriendshipve hiçbirand noşefaatinintercessionve kafirlerAnd the deniers ta kendileridirtheyzalimlerin(are) the wrongdoers
🇹🇷 2:254 Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.
Allah (ki)Allah yoktur(there is) notanrıGodbaşkaexceptO'ndanHimdaima diridirthe Ever-Livingkoruyup yöneticidirthe Sustainer of all that existsO'nu tutmazNotO'nu yakalamazovertakes Himne bir uyuklamaslumberve ne de[and] notbir uykusleepO'nundurTo Him (belongs)newhat(ever)varsa(is) ingöklerdethe heavensve neand what(ever)varsa(is) inyerdethe earthkimdirWhoki(is) the onekimwhoşefaat edebilircan intercedekendisinin katındawith HimdışındaexceptO'nun izniby His permissionbilirHe knowsolanıwhatonların önünde(is)onlardan öncebefore themve olanıand whatarkalarında(is) behind themkavrayamazlarAnd notkuşatamazlarthey encompasshiçbir şeyanythingO'nun ilmindenofO'nun ilmiHis Knowledgedışındaexceptşeyler[of] whatdilediğiHe willedkaplamıştırExtendsO'nun KürsüsüHis Seatgökleri(to) the heavensve yeriand the earthO'na ağır gelmezAnd notO'nu yormaztires Himonları koru(yup gözet)mek(the) guarding of both of themOAnd Heyücedir(is) the Most Highbüyüktürthe Most Great
🇹🇷 2:255 Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
yoktur(There is) nozorlamacompulsionDindeindinthe religionelbetteSurelyseçilip belli olmuşturhas become distinctdoğrulukthe right (path)sapıklıktanfromzulümthe wrongkimThen whoeverinkar ederdisbelievestağut (şeytan)ıin false deitiesve inanırsaand believesAllah'ain Allahmuhakkak ki othen surelyyapışmıştırhe graspedbir kulpathe handhold sağlam[the] firmkopmayan(which) notbozarlar(will) breakAllah[for it]ve AllahAnd Allahişitendir(is) All-HearingbilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:256 Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
AllahAllahdostudur(is the) Protecting Guardiankimselerin(of) those whoinananlarınbelieve[d]onları çıkarırHe brings them outkaranlıklardanfromkaranlık[the] darknessaydınlığatowardsnur[the] lightkimselerinAnd those whoinkar edendisbelieve(d)dostları datheir guardianstağuttur(are) the evil ones(O da) onları çıkarırthey bring them outaydınlıktanfromnurthe lightkaranlıklaratowardskaranlık[the] darknessİşte onlarThosehalkıdır(are the) companionsateş(of) the Fireonlartheyoradain itebedi kalacaklardırwill abide forever
🇹🇷 2:257 Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.
görmedin mi?Did notgörürsünyou seekimseyi[towards]o kimse kithe one whotartışanarguedİbrahim'le(with) IbrahimhakkındaconcerningRabbihis Lorddiyebecausekendisine verdigave himAllahAllahhükümdarlıkthe kingdomzamanWhendediğiSaidİbrahimIbrahimbenim RabbimMy Lordki(is) the One Whoyaşatırgrants lifeve öldürürand causes deathdediHe saidben deIyaşatırgive lifeve öldürürümand cause deathdedi kiSaidİbrahimIbrahimşüphesiz[Then] indeedAllahAllahgetirirbrings upgüneşithe sundoğudanfromdoğuthe eastsen de getirso you bringonuitbatıdanfrombatıthe westşaşırıp kaldıSo became dumbfoundedkimse (o adam)the one whoinkar edendisbelievedAllahand Allahdoğru yola iletmez(does) nothidayet ederguidetoplumuthe peoplezalim(who are) [the] wrongdoers
🇹🇷 2:258 Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ona: "Benim Rabbim odur ki, hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman: "Ben de diriltir ve öldürürüm." demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!" deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
yahutOrşu kimse gibi kilike the one whouğramıştıpassedbir kasabayabybir kasabaa townshipo kimseand it(duvarları) yığılmış(had) overturnedüstüneonçatılarıits roofsdedi kiHe saidnasılHowdiriltecek(will) bring to lifebunuthis (town)AllahAllahsonraafteröldüktenits deathkendisini öldürüpThen he was made to dieAllah (da)(by) Allahyüz(for) a hundredseneyear(s)sonrathendirilttiHe raised himdediHe saidne kadarHow longkaldın(have) you remaineddediHe saidkaldımI remainedbir gün(for) a dayya daorbirazı (kadar)a partbir günün(of) a day(Allah) dediHe saidbilakisNaykaldınyou (have) remainedyüzone hundredyılyear(s)bakThen lookyiyeceğineatyemeğinizyour foodve içeceğineand your drinkbozulmamış(they did) notzamanla değişmezchange with timeve bakand lookeşeğineateşeğinyour donkeyseni kılalım diyeand We will make youbir ibreta signinsanlar içinfor the peopleve bakAnd lookkemiklereatkemiklerthe bonesnasılhowonları birbiri üstüne koyuyorWe raise themsonrathenonlara giydiriyoruzWe cover themet(with) fleshbu işlerThen whenaçıkça belli oluncabecame clearonato himdedi kihe saidbiliyorum kiI knowşüphesizthatAllahAllahher şeye(is) onhereveryşeythingkadirdirAll-Powerful
🇹🇷 2:259 Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, bir şehre uğramıştı, altı üstüne gelmiş, ıpıssız yatıyordu. "Bunu bu ölümünden sonra Allah, nerden diriltecek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti, "Ne kadar kaldın?" diye sordu. Oda: "Bir gün, yahut bir günden eksik kaldım." dedi. Allah buyurdu ki: "Hayır, yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, hele eşeğine bak, hem bunlar, seni insanlara karşı kudretimizin bir işareti kılalım diyedir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyoruz? Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?" Böylece gerçek ona açıkça belli olunca: "Şimdi biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir." dedi.
ve bir zamanAnd whendemiştisaidİbrahimIbrahimRabbimMy Lordbana göstershow menasılhowdirilttiğiniYou give lifeölüleri(to) the dead(Allah) dediHe saidyoksaHave notinanmadın mıyou believed(İbrahim) dedi kiHe saidHayır (inandım)Yesfakat[and] buttatmin olması içinto satisfykalbiminmy heartdediHe saido halde tutThen takedördünüfourkuşlardanofkuşlarthe birdsonları alıştırand incline themkendinetowards yousonrathenkoyputüzerineonhereachdağınhillonlardanof thembir parçaa portionsonrathenonları (kendine) çağırcall themsana geleceklerthey will come to youkoşarak(in) hastebil kiAnd knowşüphesizthatAllahAllahdaima üstün(is) All-Mightyhüküm ve hikmet sahibidirAll-Wise
🇹🇷 2:260 Bir zamanlar İbrahim de: "Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!" demişti. Allah: "İnanmadın mı ki?" buyurdu. İbrahim: "İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum." dedi. Allah buyurdu ki: "Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."
durumuExamplekimselerin(of) those whoinfak edenler(in)spendmallarınıtheir wealthyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahdurumu gibidir(is) likebir tohumuna grainverenwhich growsyedisevenbaşakearsherinher birieachbaşağındaearyüzhundredtohumgrain(s)AllahAnd Allahkat kat verirgives manifoldkimseyeto whomdilediğiHe willsAllah(ın)And Allah(lutfu) geniştir(is) All-Encompassing(O) bilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:261 Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane var. Allah, dilediğine daha da katlar. Allah'ın rahmeti geniştir. O, her şeyi bilir.
kimselerThose whoinfak edenspendmallarınıtheir wealthyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahsonrathenardındannotuyarlarthey followşeyleriwhatverdiklerithey spendbaşa kakmayan(with) reminders of generosityve eziyet etmeyenlerinand noteziyethurt vardırfor themödülleritheir rewardkatında(is) withRableritheir Lordyokturand (there will be) nokorkufearonlaraon themve onlarand notonlartheyüzülmeyeceklerdirwill grieve
🇹🇷 2:262 Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.
bir söz (söylemek)A wordgüzelkindve affetmekand (seeking) forgivenessiyidir(are) bettersadakadanthanbir sadakaa charitypeşinden gelenfollowed [it]eziyet(by) hurtAllahAnd Allahzengindir(is) All-SufficienthalimdirAll-Forbearing
🇹🇷 2:263 Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.
EyO youkimselerwhoiman edenlerbelieve[d]boşa çıkarmayın(Do) notboşa çıkarırrender in vainsadakalarınızıyour charitiesbaşa kakmaklawith reminders (of it)ve eziyet etmekleor [the] hurtgibilike the one whoinfak edenspendsmalınıhis wealthgösteriş için(to) be seeninsanlara(by) the peopleinanmayanand (does) notiman ederlerbelieveAllah'ain Allahve gününeand the Dayahiret[the] Lastöylesinin durumuThen his examplebenzer ki(is) likeşu kayaya(that of a) smooth rocküzerinde bulunanupon ittoprak(is) dustona isabet etttiğindethen fell on itbir sağnak (yağmur)heavy rainonu bırakırthen left itsert bir taş halindebare(Böyleleri) elde edemezlerNotgüçleri yeterthey have controlhiçbironşeyanythingşeylerdenof whatkazandıklarıthey (have) earnedAllahAnd Allahdoğru yola iletmez(does) nothidayet ederguidetoplumunuthe peoplekafirler[the] disbelieving
🇹🇷 2:264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağnak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.
durumu daAnd (the) examplekimselerin(of) those whoinfak edenspendmallarınıtheir wealthkazanmakseekingrızasını(the) pleasureAllah'ın(of) Allahve kökleştirmek içinand certaintykendilerindekini (imanı)fromiçleritheir (inner) soulsbenzer(is) likebir bahçeyea gardentepe üzerinde bulunanon a heightdeğincefell on itbol yağmurheavy rainverenso it yieldedürününüits harvestiki katdoubleeğerThen ifdeğmese bile(does) notüzerine düşerfall (on) ityağmurheavy rainçisinti olurthen a drizzleAllahAnd Allahşeyleriof whatyaptıklarınızyou dogörmektedir(is) All-Seer
🇹🇷 2:265 Allah'ın rızasını aramak, kendilerini veya kendilerinden bir kısmını Allah yolunda sabit kılmak için mallarını Allah yolunda harcayanların hâli ise, bir tepedeki güzel bir bahçenin hâline benzer ki, ona kuvvetli bir sağnak düşmüş de yemişlerini iki kat vermiştir. Böyle bir bahçeye yağmur düşmese bile mutlaka bir çisenti vardır. Allah, yaptıklarınızı görür.
ister mi ki?Would likebirinizany of youolmasınıthatolsunit bekendisininfor himbir bahçesia gardenhurmalardanofhurma ağaçlarıdate-palmsve üzümler(den)and grapevinesakanflowingaltından[from]onun altındanunderneath itırmaklarthe riversbulunanfor himiçindein ither çeşitofher (türlü)all (kinds)meyvası(of) [the] fruitsve kendisine geldiğindeand strikes himihtiyarlık[the] old ageve onunand [for] hisve çocuklarının bulunduğuchildrenaciz(are) weakisabet etsinthen falls on itbirden bir kasırgawhirlwindonlarain itateşli(is) fireyakıp kül etsinthen it is burntböyleceThusaçıklıyormakes clearAllahAllahsizefor youayetleri(His) Signsumulurkiso that you maydüşünürsünüzponder
🇹🇷 2:266 Hiç biriniz ister mi ki, kendisinin hurmalık ve üzümlüklerden bir bahçesi olsun, altında ırmaklar aksın, içinde her türlü ürünü bulunsun da, kendi üzerine de ihtiyarlık çökmüş ve elleri ermez, güçleri yetmez küçük, zayıf çocukları olsun. Derken ona ateşli bir bora isabet ediversin de o bahçe yanıversin. İşte Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor. Umulur ki, düşünürsünüz.
EyO youkimselerwhoiman eden(ler)believe[d]infak edinSpendiyilerindenfromtemiz şeyler(the) good thingsşeylerinthatkazandıklarınızyou have earnedve şeylerdenand whateverçıkardığımızWe brought forthsizin içinfor youyerdenfromyeryüzüthe earthkalkışmayınAnd (do) notyönelmeyinaim (at)kötü şeylerithe badsadaka vermeyeof itkendinize alamayacağınızyou spendsiz olmazkenwhile you (would) notbaşka şekildetake itgöz yummadanexcept[ki][that]ondan(with) close(d) eyesbilin ki[in it]şüphesizand knowAllahthatzengindirAllahövülmüştür(is) Self-Sufficientövgüye lâyıkPraiseworthy
🇹🇷 2:267 Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamıyacağınız fenasını vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hamde layık olandır.
şeytanThe Shaitaansize vaad ederpromises youfakirliği[the] povertyve size emrederand orders youçirkin şeyleri yapmayıto immoralityAllah isewhile Allahsize va'adediyorpromises youbağışlamaforgivenesskendi tarafındanfrom Himve lutufand bountyşüphesiz Allah'ınAnd Allah(lutfu) geniştir(is) All-Encompassing(O) bilendirAll-Knowing
🇹🇷 2:268 Şeytan sizi fakirlikle korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik eder. Allah da lütfundan ve bağışlamasından birtakım vaatlerde bulunuyor. Allah'ın lütfu geniştir. O herşeyi bilendir.
verirHe grantsHikmeti[the] wisdomkimseye(to) whomdilediğiHe willsve kimseand whoeververilenis grantedHikmet[the] wisdomelbettethen certainlyverilmiştirhe is grantedhayırgoodçokabundantbunu anlamazAnd nonehatırlarremembersbaşkasıexceptsahiplerindenthoseakıl(of) understanding
🇹🇷 2:269 Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir. Ve bunu ancak üstün akıllılar anlar.
ve neAnd whateverinfak edersenizyou spendnafaka olarak(out) ofharcadıklarınız(your) expendituresveyaor(ne) adarsanızyou vowadak olarakofadak(lar)vow(s)şüphesizthen indeedAllahAllahonu bilirknows ityokturand notzalimler içinfor the wrongdoershiçbiranyyardımcıhelpers
🇹🇷 2:270 Her ne çeşit nafaka verdinizse veya ne türlü bir adak adadınızsa, Allah onu kesinlikle bilir. Ve zalimlere hiçbir şekilde yardım olunmayacaktır.
eğerIfaçıktan verirsenizyou disclosesadakalarıthe charitiesne güzeldirthen goodbuit (is)eğerBut ifonları gizleryou keep it secretve verirsenizand give itfakirlere(to) the poorbuthen itdaha iyidir(is) bettersizin içinfor youve kapatırAnd He will removesizdenfrom youbir kısmını[of]günahlarınızınyour evil deedsAllahAnd Allahşeylerdenwith whatyaptıklarınızyou dohaberdardır(is) All-Aware
🇹🇷 2:271 Sadakaları açıkça verirseniz o, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki, Allah, her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.
değildirNotsenin üzerineon youonları hidayet etmek(is) their guidancefakat[and] butAllah'tırAllahdoğru yola iletenguideskimseyiwhomdilediğiHe willsverdiğinizAnd whateverharcarsınızyou spendherofhayırgoodkendiniz içindirthen it is for yourselfinfak edemezsinizand notharcarsınızyou spenddışındaexceptkazanmak içinseeking(yüzü) rızasını(the) faceAllah'ın(of) Allahve neAnd whateverversenizyou spendhayırdanofiyigoodtastamam verilirwill be repaid in fullsizeto youve sizand youasla(will) notzulmedilmezsinizbe wronged
🇹🇷 2:272 Onları yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediğini yola getirir. Yaptığınız her iyilik sırf kendiniz içindir. Siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. İyilik cinsinden ne infak ederseniz o size aynen ödenir. Size hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz.
(Sadakalar) fakirler içindirFor the poorkimseler (için)those whokapanıp kalanare wrapped upyolundainyol(the) wayAllah(of) Allahyokturnotgüçlerithey are ablegezmeye(to) move aboutyeryüzündeinyeryüzüthe earthonları sanırlarThink (about) thembilmeyenlerthe ignorant onezengin(that they are) self-sufficientdolayı(because) ofutangaçlıklarından(their) restraintonları tanırsınyou recognize themsimalarındanby their markistemezlerNotsoruyorlar mı(do) they askinsanlardanthe peopleısrarlawith importunityne varsaAnd whateveryaptığınızyou spendhayırdan;ofiyigoodşüphesizthen indeedAllahAllahonuof itbilir(is) All-Knower
🇹🇷 2:273 Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Ne türden bir iyilik yaparsanız, şüphe yok ki, Allah onu bilir.
o kimseler kiThose whoinfak edenlerspendmallarınıtheir wealthgeceby nightve gündüzand daygizlisecretlyve açıkand openlyvardırthen for themödülü(is) their rewardyanındawithRableritheir Lordyokturand nokorkufearonlaraon themve onlarand notonlartheyüzülmeyeceklerdirwill grieve
🇹🇷 2:274 Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükafatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.
o kimseler kiThose whoyerlerconsumeRiba (faiz)[the] usurykalkamazlarnotkalkabilirlerthey can standancakexceptgibilikekalkarlarstandskimsethe one whoçarptığıconfounds himşeytanınthe Shaitaandokunupwithdokunuşu(his) touchbuThatonların(is) because theydemelerindendirsayşüphesizOnlyalışveriş dethe tradegibidir(is) likeriba (faiz)[the] usuryoysa helal kılmıştırWhile has permittedAllahAllahalış-verişi[the] tradeve haram kılmıştırbut (has) forbiddenribayı[the] usurykimeThen whoever gelir decomes to himbir öğüt(the) admonitionRabbindenfromRabbiHis Lord(ribadan) vazgeçerseand he refrainedkendisinindirthen for himne varsawhatgeçmişte(has) passedve işi deand his casekalmıştır(is) withAllah'aAllahkimand whoevertekrar (ribaya) dönerserepeatedonlarthen thosehalkıdır(are the) companionsateş(of) the Fireonlartheyoradain itebedi kalacaklardırwill abide forever
🇹🇷 2:275 Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.
mahvederDestroysAllahAllahribayıthe usuryve artırırand (gives) increasesadakaları(for) the charitiesAllahAnd Allahsevmez(does) notseverlerlovehiçbireveryinkarcılarıungratefulgünahkarsinner
🇹🇷 2:276 Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.
şüphesizIndeedkimselerthose whoiman edenbelieve[d]ve işler yapanlarand didsalih (güzel)good deedsve kılanlarand establishednamazıthe prayerve verenlerand gavezekatıthe zakahişte onlarınfor them ödülleritheir rewardyanındadır(is) withRableritheir Lordyokturand nokorkufearonlaraon themve onlarand notonlartheyüzülmeyeceklerdirwill grieve
🇹🇷 2:277 İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.
eyO youkimselerwhoiman eden(ler)believe[d]korkunFearAllah'tanAllahve bırakın (almayın)and give upne varsawhatgeri kalanremainedribadanoffaiz[the] usuryeğerifidiysenizyou areinanıyorbelievers
🇹🇷 2:278 Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz.
eğerAnd ifböyle yapmazsanıznotyaparsınızyou dobilinthen be informedsavaşa açıldığınıof a war(tarafından)fromAllahAllahve Elçisiand His Messengerve eğerAnd iftevbe edersenizyou repentsizindirthen for youana(is)malınızyour capital ne haksızlık edersiniz(do) notzulümwrongne de haksızlığa uğratılırsınızand nothaksızlığa uğratılmazsınızyou will be wronged
🇹🇷 2:279 Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.
eğer (borçlu)And ifiseis(içinde)the (debtor)darlıkin difficultybeklemek (lazımdır)then postponementkadaruntilbir kolaylığaeaseve eğerAnd ifsadaka olarak bağışlarsanızyou remit as charitydaha hayırlıdır(it is) bettersizin içinfor youeğerIfbilirsenizyoubilirlerknow
🇹🇷 2:280 Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın. Ve bu gibi borçlulara alacağınızı bağışlayıp sadaka etmeniz eğer bilirseniz sizin için, daha hayırlıdır.
sakınınAnd fearşu gündena Daydöndürüleceğinizyou will be brought backonda[in it]Allah'atoAllahAllahsonraThentastamam verilecektir(will be) repaid in fullhereverykişiyesoulnewhatkazandıysait earnedve onlaraand theyhaksızlık edilmeyecektirnothaksızlığa uğratılırwill be wronged
🇹🇷 2:281 Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese kazancı tamamıyla ödenecek ve hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır.
eyO youkimselerwhoiman eden(ler)believe[d]zamanWhenbirbirinize verdiğinizyou contract with one anotherborçany debtkadarforsüreyea termbelirli birfixedonu yazınthen write itve yazsınAnd let writearanızdabetween youbir yazıcıa scribeadaletlein justicekaçınmasın (yazsın)And notkaçınsın(should) refuseyazıcıa scribeyazmaktanthatyazarhe writesşekildeaskendisine öğrettiği(has) taught himAllah'ınAllahyazdırsınSo let him writeyazdırsınand let dictatekimsethe oneüzerindeon whomhak olan (borçlu)(is) the rightkorksunand let him fearAllah'tanAllahRabbi olanhis Lordeksik etmesinand (let him) noteksiltmeyindiminishondan (borcundan)from ithiçbir şeyianythingeğerThen ifiseiskimsethe oneborçlu olanon himhaktır(is) the rightaklı ermez(of) limited understandingyahutorzayıfweakya daorgüç yetiremiyeceknotgücü yetencapablekendisi yazdırmayathatyazdırabilir(can) dictateoheyazdırsınthen let dictateonun velisihis guardianadaletlewith justiceşahid tutunAnd call for evidenceiki şahiditwo witnesseserkeklerinizdenamongerkeklerinizyour meneğerAnd ifyoksanotvardırthere areiki erkektwo men(o zaman) bir erkekthen one maniki kadınand two womenkimseof whomrazı olduğunuzyou agreeşahidlerdenofşahitler[the] witnessesta ki(so) that (if)şaşırırsa[she] errskadınlardan birione of the twohatırlatması içinthen will remindbirione of the twodiğerinethe otherkaçınmasınlarAnd notkaçınsın(should) refuseşahidlerthe witnesseszamanwhenbir şeyethatçağrıldıklarıthey are calledüşenmeyinAnd notusanma(be) wearyyazmaktanthatonu yazmanızyou write it az olsunsmallveyaorçok olsunlargekadarforonu süresineits termbuThatdaha adaletli(is) more justkatındanearAllahAllahve daha sağlamand more uprightşahidlik içinfor evidenceve daha elverişlidirand nearerkuşkulanmamanız içinthat notşüphedesinizyou (have) doubtancakexceptolursathatolbeticareta transactionpeşinpresenthemen alıp vereceğinizyou carry outaranızdaamong youyokturthen notüzerinizeon youbir günahany sinötürüthat notonu yazmamanızdanyou write itve şahid tutunAnd take witnesszaman dawhenalışveriş yaptığınızyou make commercial transactionasla zarar verilmesinAnd notzarar görmesin(should) be harmedyazana da(the) scribeveand notşahide de(the) witnesseğerand if(bir zarar) yaparsanızyou doşüphesizthen indeed itkötülük olur(is) sinful conductkendinizefor youkorkunand fearAllah'tanAllahve size öğretiyorAnd teachesAllahAllahAllahAnd Allahherof everyşeyithingbilir(is) All-Knower
🇹🇷 2:282 Ey iman edenler! Belli bir vade ile karşılıklı borç alış verişinde bulunduğunuz vakit onu yazın. Hem aranızda doğruluğuyla tanınmış yazı bilen biri yazsın. Yazı bilen biri, Allah'ın, kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Bir de hak kendi üzerinde olan adam söyleyip yazdırsın ve herbiri yazarken Rabbi olan Allah'dan korksun da haktan birşey eksiltmesin. Şayet borçlu bir bunak veya küçük bir çocuk veya söyleyip yazdıramıyacak durumda biri ise velisi doğrusunu söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden hazırda olan iki kişiyi şahit de yapın. Şayet iki tane erkek hazırda yoksa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadın ki, birisi unutunca, öbürü hatırlatsın, şahitler de çağırıldıklarında kaçınmasınlar; siz yazanlar da az olmuş, çok olmuş, onu vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun olduğu gibi; hem şahitlik için daha sağlam, hem şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Meğer ki, aranızda hemen devredeceğiniz bir ticaret olsun, o zaman bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alım satım yaptığınız vakit de yine şahit tutun. Ayrıca ne yazan, ne de şahitlik eden bir zarar görmesin. Eğer onlara zarar verirseniz, o işte mutlaka size dokunacak bir günah olur. Üstelik Allah'dan korkun. Allah size ayrıntılarıyla öğretiyor ve Allah her şeyi bilir.
ve eğerAnd ifolur dayou areseferdeonbir yolculuka journeybulamazsanızand notbulursunyou findyazacak birinia scriberehinler (yeter)then pledgealınanin handeğerThen ifgüvenirsenizentrustsbirinizone of youdiğerinize(to) anotherödesinthen let dischargekimsethe one whokendisine güvenilenis entrustedemanetinihis trustve korksunAnd let him fearAllah'tanAllahRabbi olanhis LordgizlemeyinAnd (do) notgizlerlerconcealşahidliğithe evidenceve kimseAnd whoeveronu gizleyenconceals itşüphesiz othen indeed hegünahkardır(is) sinful onun kalbihis heartAllahAnd Allahşeyleriof whatyaptıklarınızyou dobilir(is) All-Knower
🇹🇷 2:283 Şayet siz sefer üzere olur bir kâtip de bulamazsanız, o vakit alınmış bir rehin belge yerine geçer. Yok eğer birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen adam Rabbi olan Allah'dan korksun da üzerindeki emaneti ödesin. Bir de şahitliğinizi inkâr edip gizlemeyin, onu kim inkâr ederse mutlaka onun kalbi vebal içindedir. Her ne yaparsanız Allah onu bilir.
Allah'ındırTo Allah (belongs)newhatevervarsa(is) ingöklerdethe heavensve neand whatevervarsa(is) inyerdethe earthve eğerAnd ifaçıklasanız dayou discloseşeyiwhatiçlerinizdeki(is) inkendinizyourselvesveyaorgizleseniz deyou conceal itsizi hesaba çekerwill call you to accountonunlafor itAllahAllahbağışlarThen, He will forgivekimseyi[to] whomdilediğiHe willsazabederand He will punishkimseyiwhomdilediğiHe willsAllahAnd Allahheronhereveryşeyethingkadirdir(is) All-Powerful
🇹🇷 2:284 Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir.
inandıBelievedResulthe Messengerşeyein whatindirilenwas revealedkendisineto himRabbindenfromRabbihis Lordve mü'minler (de)and the believershepsiAllinandıbelievedAllah'ain Allahve meleklerineand His Angelsve Kitaplarınaand His Booksve peygamberlerineand His Messengersayırdetmeyiz (dediler)Notayrım yaparızwe make distinctionarasınıbetweenhiçbirinianyO'nun elçilerindenofO'nun elçileriHis messengersve dediler kiAnd they saidİşittikWe heardve ita'at ettikand we obeyedbağışlamanı dileriz(Grant) us Your forgivenessRabbimizour Lordsanadırand to Youdönüş(ümüz)(is) the return
🇹🇷 2:285 Peygamber, Rabbi'nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Müminlerin de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. "Biz Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır." dediler.
teklif etmez(Does) notyükburdenAllahAllahkimseyeany soulbaşkasınıexceptgücünün yettiğindenits capacity(herkesin) kendinefor itşeywhatkazandığıit earnedve aleyhinedirand against itşey (kötülük)whatişlediğiit earnedRabbimizOur Lordbizi sorumlu tutma(Do) notbizi sorumlu tutmatake us to taskeğerifunutursakwe forgetya daoryanılırsakwe errRabbimizOur Lordyük yüklemeAnd (do) notkoydulaybizeupon usağıra burdengibilike thatyüklediğin(which) You laid [it]üzerineonbizden öncekilerinthose who-dendi(were) frombizden öncebefore usRabbimizOur Lordbize yükleme[And] (do) notbize yüklemelay on usşeyleriwhatgücümüzün yetmediğimiznotkuvvet(the) strengthbizimwe haveona[of it] (to bear)ve affetAnd pardonbizi[from] usbağışlaand forgivebizi[for] usbize merhamet etand have mercy on ussenYou (are)bizim sahibimizsinour Protectorbize yardım eyleso help uskarşıagainsttoplumunathe people kafirler[the] disbelievers
🇹🇷 2:286 Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize.
Mahmoud Khalil Al-Husary